Bir Metruk Değer: Dinlemek

Bilginin doğal sonucu konuşmak, bilgeliğin ayrıcalığı ise dinlemektir.
-Oliver Wendell Holmes

Niçin unuttuk? İnsanı insan yapan değerleri yitirişimizin veya terk edişimizin sebebi neydi? Bizi biz yapanı hangi vaatlere kanarak, hangi menfaatlere aldanarak bizi bize yabancı kılana değiştik? Eşref-i mahlukat olabilme yoluna girmek varken esfel-i safiline duyulan bu arzumuz nedendir? Bizde bizden bir şeyler kaldıysa eğer bu soruları kendimize sormamız gerekir. Kendimizle yüzleşmeyi başarabilirsek cevapların korkunçluğu bizi şaşırtmasın sakın. Çünkü maddeyi kucaklayıp manaya sırt çevirmek bizim seçimimizdi.

Kendimize bu dünya hayatı içinde birçok hedef koyarız. Bu hedeflere ulaşma yolunda koşar adım giderken belki de bir yük olarak gördük bunları. Hedefe yaklaştıkça daha ağır gelmeye başladı bu değerler bize ve biz attıkça attık, attıkça attık. Yolun sonuna ulaştığımızı varsaysak bile kendimize vicdan aynasından bakmak nasip olursa eğer çırıl çıplak kaldığımızın farkına o zaman varacağız elbet. Belki de o aynayı hiçbir zaman kullanmayacağız veya kullanamayacağız ve daha atacak neyimiz kaldı diye biçare bakınacağız sağımıza solumuza. Ortada sadece ceset kalacak ve en fazla biyoloji kitabında yer alacak kadar insan olacağız. Bu manasız kaçışımız en fazla toprakta toprak olmaya başlayana kadar sürecek. Her geçen gün adım adım yaklaştığımız vuslatın arefesinde arkamıza dönüp neleri terk ettiğimize bakmanın, yük sandığımız kanatları görmenin vakti geldi de geçiyor bile. Gelin hep birlikte bakalım arkamızda bıraktığımız hazinenin büyüklüğüne. Gelin hep birlikte gezelim metrukat müzesini. Bu gezişin ilk durağı da metrukat taifesinden “dinlemek” olsun istedim.

Dinlemek! İnsanlara bahşedilmiş en büyük lütuflardan biri. İnsanı insan yapan değerlerin başında gelir. Dinlemek mahiyeti nazar-ı itibari ile elbette ki basit bir iş değildir. Dinlemek sadece kulak ile yapılmaz. Hakiki dinlemek akıl ve kalbin iştiraki ile mümkün kılınabilir. Kulaktan giren söz akıl ve kalp ile yoğrulmadığı sürece kuru gürültüden ibarettir. Akıl ve kalpten yoksun yapılan eylem işitmekten gayrısı değildir. Bizler dinlemeyi işitmekten ayıran bu iki unsuru terk ettik. Dinlerken çoğu zaman bu iki unsuru kullanmaktan aciz duruma geldik. Sesi söz haline getirecek, onu mahiyetine kavuşturacak, anlama büründürecek dinleyen olarak bizden başkası değildir. Bu da kulak ile akıl, akıl ile kalp arasındaki bağlantının sürekli diri tutulmasıyla mümkün kılınabilir.

Dinlemek muhatabımıza verdiğimiz değerin, duyduğumuz saygının, nezaketin göstergesidir. Ama artık biz bu tür şeylere pek de ihtiyaç duymuyoruz. Duyarsızlaşmaya başladık. Kendimize tahammül sınırı çizip bu sınıra dayandığımızı düşünerek tahammülsüzleştik. Duyarsızlık ve tahammülden yoksun yapılan dinleme eylemi bize işkenceden farksız gelmeyecektir. Ki bu da esas dinlemekten çok daha yorucu gelecektir. Ama biz gerçeğinin daha yorucu olduğunu kabul ederiz. Bu yüzden kendimize davranış kalıpları belirler onları uygularız. Karşı taraf konuşurken onu dinlediğimizi hissettirmek yerine gösterme yoluna gideriz. Kaşları hafif yukarı kaldırıp kafayı ileri-geri mütemadiyen sallar dururuz. Arada konuşmasında bir şeyi tasdik etme ihtiyacı hissettiğimizde tek yapmamız gereken ileri-geri sallamanın şiddetini birkaç saniyeliğine artırmaktır. Bunun haricinde birkaç dinleyici (!) profili daha vardır elbette. Bunlara da değinerek tablolaştırmaya çalışalım.

İlk başta “hayalciler” vardır. Bunlar, karşı taraf bir şey anlatırken o sırada kafasında kendi hayatından kesitleri yaşamaya başlar içinde. O kişi artık orada değildir. Sizin söylediklerinizi sürekli kafasında bir şeylerle karşılaştırıp duracaktır. Bir de “daha iyiciler” vardır. Konuşma esnasında kendi kafasında daha iyisini tasarlamaya başlar ve “o da bir şey mi” diye genel bir giriş cümleleri vardır. Ya “leb demeden leblebiciler” e ne demeli. Karşı taraf konuşmasını bitirmeden kendi kafasında kurar, çözümler ve kendince cümleyi sizden önce tamamlar. Sözünüz ağzınızda, hevesiniz kursağınızda karşı tarafın haklı (!) gururunu izlemek zorundasınızdır. Dertleri başlarından aşkın olanlar, sizi dinleyecek takati olmayanlar… Bunlar geçiştirme birkaç cümle söyler geçer. Size susmanız gerektiğini lisan-ı hal ile haykırır adeta. Konuşmanın orta yerinde “lafı balla (!) kesenler” vardır bir de. Orada baldan ziyade sohbetin yüreğine bir avuç ağu koyarlar da farkına bile varmazlar. Bazıları bizi dinlesin diye dinlerken bazıları da içlerini rahatlatmak için dinler karşı tarafı. Bu vicdanın kuytularında insancılık oynamaktan başka bir şey değildir.

Gerçekten dinleyip dinlemediğimizi en iyi gördüğümüz yerlerden biri tartışma ortamlarıdır. Soralım kendimize en son ne zaman bir tartışmaya sırf haklı çıkmak gayesi dışında bir gayeyle girdik. Tartışma tartmaktır. Karşı tarafın görüşlerini, sözlerini akıl ve kalp terazisinde tartıp doğru bir sonuca varmaktır tartışma. Ancak biz çoğu zaman terazinin kefelerine çenelerimizi koyar hangimizin çenesinin ağır basacağını görmek için tartışırız. Çevremize ve kendimize baktığımızda bu örneklere sıkça rastlayacağız. Diyalogların yerini karşılıklı monologların aldığını acı bir şekilde göreceğiz. “Söz gümüşse sükut altındır” diyen atalarımız bize kıymetli olanı işaret eder. Ancak bizde kıymetliyle kıymetsizi, iyi ile kötüyü ayırt etme kabiliyeti kalmamıştır. Söze önem verip sükutu es geçişimiz bizim bencilliğimizdendir belki de. Egomuz buna set olmuştur, geçit vermez. Yüksektekini alçakta sanıp eğilmeye tahammül edemeyiz. Hepimizin kendimizi hayatın başrolü olarak görüşümüzün sonucudur bu. Başrol konuşur figüranlar dinler. Ama ıskaladığımız nokta diğerlerinin de kendi hayatının başrolü olduğu gerçeğidir. Bu çarka çomak sokmamamız, bu düzenin dengesini iyi ayarlamamız, itidal noktasından sapmamamız gerekir.

“Kulak yüreğe giden bir caddedir” der Voltaire. Muhatabımız tohum atar, eğer yüreğimiz kuraksa bu tohum kurur, yetişmez. Eğer değilse filizlenir, sohbetten verim ve tat alırız. Karşıdakini dinlediğimiz zaman aramızda büyülü bir akım doğar. Bu akım bizi birbirimizden hiç bıktırmayacak şekilde canlanır. Birçok dostluk bu akım sayesinde, bu filizlenme sayesinde hayat bulur. Dinlemek ayrı bir çekim gücüne sahiptir. Kendilerine yanaştığımız, yanında kendimizi huzurlu hissettiğimiz kişiler söylediklerimizi can kulağıyla dinleyenlerdir. Ağız dolusu dost dediğimiz, güven duyduğumuz insanlar vicdanımıza seslenir gibi seslenebildiğimiz, bizi vicdanını dinler gibi dinleyen insanlardır. Birçok dostluğun temelinde bu yatar. İnsanlara kulak tıkayarak insanlığın soluk borusunu tıkadığımızın, bu dünyada bize cenneti yaşatacak dostlukları ıskaladığımızın farkına varmalıyız. Kimseyi dinlemeyen ve sadece kendini dinletme çabası içerisinde olanlar derin bir zulmetin içinde gömülüp kalırlar. Çevresinde onlarca insan olsa dahi kendi karanlığında yapayalnız kalmaya mahkumdurlar. Bu karanlığı bitirmek için ışık kaynağına ihtiyaç vardır. Elimizdeki feneri kullanmayı bilmemiz gerekir.

Dinlemek sadece insanlarla olan ilişkilerimizin dışında bireysel olarak bize de birçok kazanım sağlar. Gerçekten dinlerken düşünce dünyamızdan tamamen uzaklaşmalıyız. Konuşanın dünyasına girip kendimizi onun yerine koymalıyız. Onun söz ve bakış açılarının üzerinde yoğunlaşıp onu anlamaya ve hissetmeye çalışmalıyız. Bu sayede farklı bir bakış açısı edinmiş oluruz. Kendi idrak sınırlarımızı genişletir, yeni ufuklar ediniriz. Esnek düşünme kabiliyetimizde de artış olduğunu gözlemleriz.

Sonucun etrafında dönüp durmak bize bir şey katmayacak, bizde herhangi bir değişikliğe neden olmayacaktır. Sonuç ile çok fazla oyalanmayıp göbek bağını takip ederek nedene ulaşmamız gerekir. Dinlemeyişimizi birçok nedene bağlasak da belki de en büyük neden daha kendimizi bile dinlemeyişimizdir. İnsanlara tahammülümüz kalmadığı gibi kendimize de tahammül edemez olduk. İnsanlardan kaçtığımız gibi kendimizden de kaçtık. İç dünyamıza ayak üstü bile uğramaz olduk artık. Kaçışımızın, terk edişimizin ilk kurbanı bizzat kendimiz olduk. O ışığı ilk önce kendimize tutmamız gerekir. Dinlemek için önce duymak, duymak için ise sükunet gereklidir. Zihnimizde binlerce ses, binlerce gürültü dönüp durmakta. Sesimiz diğer sesler arasında kaybolup gidiyor ve en fazla gürültüye katkı sağlıyor. Öncelikle zihnimizi boşaltıp bu gürültülerden arınıp yüreğimizin, vicdanımızın sesine kulak vermemiz gerekir. Fener elimize çoktan tutuşturulmuş, bize ise sadece açmak kalmış. Düğmeye basmak için daha neyi bekliyoruz.