Bir Metruk Mâbed: Manuçehr Câmisi
İbrahim ArıkBu ilk sayımıza bir ilkle başlamak istedik. Konumuzu seçerken çok zorlanmadık. Çünkü Metruk bir yapı olsaydı eğer o yapının en büyük adaylarından biri kesinlikle bu mabed olurdu. Burada bahsetmeye çalışacağım onca şeyi bu camiye baktığınızda içinize dolan hisle idrak edeceğinize eminim. Yüzlerce kelimeyle anlatamayacağımız şeyleri sade görüntüsü ve viraneliğiyle bize yaşatan bir garip mabed: Ebu’l Manucehr camisi.
Alparslan Malazgirt Savaşından yedi yıl önce 1064 yılında ayak basar Tanrıça Anahit’in kenti Ani’ye. Yirmi beş günlük bir kuşatmanın ardından nihayet fethedecektir şehri. Buranın yönetimini ise hükümdarlığı altındaki Şeddatoğullarına verir. Şeddatlı Emiri Ebu’l Esvar oğlu Ebu Süca Manucehr 1072 yılında Anadolu’ya girişimizin bir nişanesi gibi diker camiyi Ani’ye. Ancak yapım tarihinin kesin olmayışı ve aslen nasıl yapıldığı hakkındaki farklı bir takım rivayetler birçok tartışmaya sebebiyet veriyor. Bu tartışmaların arkeolojik veya mimari verilerden daha çok başka sebeplerden yani Ermeni ve Türk milliyetçiliğinden kaynaklandığı da söylenmektedir.
Ermeniler buranın Bagratid döneminden bir köşkken daha sonraları camiye dönüştürüldüğünü iddia etmektedirler. Kimisi yıkık bir kilisenin temelleri üzerine yapıldığını iddia ederken kimisi ise buranın Kral Aşot’un duvarına yakınlığından yola çıkarak yapının daha önce gümrük olduğunu savunurlar. Bu düşüncelere karşı çıkan kesimin görüşleri ise bu yapının Türklerin buraya gelmesinden sonra yapıldığı yönündedir. Bu düşünce ışığında bakıldığında Anadolu’nun en eski camisi özelliğine sahiptir bu cami. Bu tür tartışmaları tetikleyen şey cami ve minare hizasındaki uyumsuzluktur. Bazı kaynaklarda caminin hizasında 20 derecelik bir sapma olduğu söylenir. Minarenin camiye bağlanış biçimi de göz önüne alındığında minareyle caminin aynı zamanda yapılmadığı sonucuna ulaşabiliriz. Ya minare zafer anıtı gibi önceden dikilip daha sonra bina yapılmıştır ya da önce bina yapılmış daha sonra minare dikilmiştir.
Yapım tarihi konusunda da farklı rivayetler zikredilmektedir. Caminin batı cephesinde yer aldığı belirtilen N. Khanikof tarafından tespit edilmiş kitabeden yola çıkılarak 1086 yılında yapıldığı söylenmektedir. Ancak batı cephesi şimdi yıkılmış durumda. Batı cephesinde iki kitabe daha tespit edilmiştir. Birinde Ebu Said Bahadır Han’ın halktan alınan yasal olmayan vergileri sınırlandırmasıyla ilgili olduğu belirtilirken diğer kitabenin eksik olmasından dolayı mahiyeti tam anlaşılamamıştır. Ani’nin orta yerinden Türkiye-Ermenistan sınırını belirleyen Arpaçay’a bakan Ebu’l Manuçehr Camii yapıldığı yerin eğiminden dolayı fevkanidir.
Çatı iç kısmı 11 bölmeye ayıran 6 bağımsız sütunla ayakta kalmaktadır. Bu 11 bölmenin günümüzde sadece 6 tanesi ayakta kalmayı başarabilmiştir. Her bölmenin tavan tasarımı farklıdır. Tavan geometrik şekiller ve yıldızlarla bezenmiştir. Bu tür geometrik şekillerle yapılan süslemelere Selçuklu Mimarisinde sıkça karşılaşmak mümkün. İç mimarisi 12 inci ve 13 üncü yüzyılın binalarıyla benzerlik gösteren cami Selçuklu dönemindeki ulu cami ekolüne de uygundur. Harim kısmı ise mihrap duvarına dik uzanan üç sahna ayrılmıştır. Orta sahnın -aynı zamanda en geniş sahn burasıdır- güneyinde yer alan mihrap tamamen yıkıldığı için maalesef özellikleri hakkında pek bir şey söyleme imkanımız yok. Caminin batı cephesinin tamamı ve güney cephesinin ise batı bölümü yıkılmış durumda. Caminin giriş cephesi ise 19. yüzyıl sonlarına doğru yıkılmıştır. Caminin kuzeyinde bulunan en eski bölümü olduğu düşünülen ve yıllara meydan okuyarak hala sapasağlam ayakta duran bir minare vardır. Minarenin gövdesinde siyah bazaltla Kufi harflerle yazılmış bir ‘Bismillah’ yazısı mevcut. Bu minare kare bir kaide üzerine yapılmıştır.
Minare sekizgen şekliyle incelmeden yükselir. Minarenin tepesine bir sütunun etrafında dönerek yol alan dik bir merdivenle çıkılabilir. Camimiz her ne kadar viran da olsa 1906 yılına kadar yakın bölgedeki halk tarafından kullanılmaya devam eder. Ancak o yıllarda Gürcü tarihçi ve dilbilimci Nikolai Marr yönetiminde arkeolojik çalışmalar yapılır. Bu kazılarda bulunan eserleri sergilemek için cami küçük bir müzeye çevrilir. Ancak bu durum çok fazla sürmemiş ve 1921 yılında müze olmaktan çıkar. Birinci Dünya Savaşı yıllarında o müzenin tahrip edildiği düşünülmektedir. 2004 yılında askeri yasak bölge olan bu bölge Bakanlar Kurulunun kararı ve Genel Kurmay Başkanlığının onayıyla askeri bölge olmaktan çıkıp halka açılmıştır. Restorasyon çalışmaları başlatılmış ancak 2014 ağustos ayında çıkan bazı haber kaynaklarında restorasyonun hala tamamlanamadığı yönünde haberler çıkmıştır.
Bu cennet köşesi coğrafyaya ilk girdiğimiz yıllardan günümüze kadar yüzyılların yorgunluğuna, unutulmuşluğun hüznüne kafa tutan, ulu minaresiyle ben hala buradayım diyen bu metruk mabed tarihin notalarını içinde saklayan sessiz bir akordeon gibi duyulmayı beklemektedir.