Web Yayını Münasebetiyle Anlam Sorununa Bir Değini
muhammed ikbal çifçiWeb yayınıyla merhaba!
Matbu bir sayıyla karşınıza çıkmak isterdik ancak şimdilik tehir etmek zorunda kaldık. Elbette çeşitli nedenlerimiz var. Ama o bahislere hiç girmeyelim. Öncelikle şu pandemi sürecinin geçmesini bekleyelim, sabırla.
Bunun yerine bir itiraf ve bir şükranla başlayalım.
Derginin internet sitesinden sanırım en son ben haberdar oldum. Arkadaşlarım büyük bir emek ve vefa göstergesi olarak böylesi bir çalışmanın içine girmişler. Bana gösterdiklerinde zaten her şey tamamdı. Özellikle Bahadır’a hepimiz özel bir şükran borçluyuz. Şahsen bense dergi ekibindeki tüm arkadaşlarıma karşı böylesi bir borcun altına girmiş bulunmaktayım. Hepsine teker teker ne denli çok teşekkür etsem yetersiz kalır.
Hegel’den bir terim aşırarak söyleyecek olursak, galiba çağın-tini (Zeitgeist) bizi bir takım şeyler yapmaya zorluyor. Bizler elle tutulan ve kağıt ile mürekkebin izdivacından doğan bir yapıtı bütün kitapseverlerin ortak “fetişizmiyle” seviyor olsak bile, ister çağdaş tinin üzerimizdeki baskısı diyelim, isterse de şu ya da bu biçimde şartlar böyle gerektirdi diyelim, her halükarda böylesi bir minvale girmek durumunda kalıyoruz. Bu bakımdan derginin böyle bir imkana kavuşması ya da böylesi bir yola girmesi bir zorunluluk olması ölçüsünde sevindirici de bir durum. Çağdaş tin ile olan mesafem benim bu gibi işleri düşünmeme olanak tanımasa da neyse ki bazı arkadaşlarımın böyle becerileri var. Ben de naçizane bu vesileyle bir yazı kaleme almak istedim, yalnızca web sitesine münhasır kılınacak şekilde.
Zor olduğu hemen herkes tarafından tespit ve teslim edilen bir sürecin içindeyiz. Aslında, büyük dönüşümün ya da dönüşümlerin yaşandığı bir süreç bu. Tam anlamıyla bir “kriz”. İlginç bir sözcüktür bu. Eski Yunancada κρίσις sözcüğünden diğer dillere geçmiştir ve κρίσις “karar, hüküm; temyiz” gibi anlamlara gelir. “Yargılamak” anlamındaki, daha doğrusu “yargılıyorum” anlamındaki κρίνω sözcüğü de “yargıç” anlamındaki κριτικός’a köken teşkil eder. Kriz zamanları, hüküm zamanlarıdır. Şimdiki hüküm ne olacak bilemiyoruz. Ancak belli ki “anlam” sorusu hiç değilse kimimiz için daha belirgin hale gelecek. Dünyanın halihazırda içinden geçmiş olduğu süreç, bir virüsün yol açtığı ölümcül sonuçlar, beraberinde insan yaşamının bir anlamının olup olmadığı sorusunu da kaçınılmaz bir biçimde düşünmeye zorluyor bizleri.
II. Dünya Savaşı vaki olduğunda yaşamın anlamına ilişkin o boğucu sorular sökün etmeye başlamıştı birden bire. Varoluşçu felsefe de tam teşekküllü “varoluşuna” böylece kavuşmuştu “. Aslında bu ifadeyi bir miktar tashih etmek durumundayız. Çünkü varoluşsal sorular, varoluşsal olmaklıklarından da anlaşılacağı üzere her zaman ve zeminin sorularıdır. Daha doğru bir ifade seçecek olursak zaman ve zemin üstü sorulardır ve aynı ölçüde sırf, saltık derecede zaman ve zemin üstü oluşlarından kaynaklı, her zaman ve her zemine tatbik edilebilir bir mahiyet arz ederler. Ancak yine de böylesi sorular kendilerini en belirgin biçimde kriz zamanlarında gösterirler.
Kara veba Avrupa’yı kasıp kavurduğunda ve nüfusun yaklaşık üçte birini yok ettiğinde insanlar Tanrı’nın yeryüzünü terk ettiğini düşünmeye başlamışlardı. İlginçtir, Protestan mezhebinin teşekkülü kara vebalı yıllardan bir buçuk yüzyıl sonrasına rast gelir. Aslında bir tesadüf değildir bu, elbette Weber’in Protestanlık’ı kapitalizmin teolojik dayanağı olarak kabul ettiğine bakacak olursak, Protestanlık ekonomi-politik bakımdan da değerlendirilmesi gereken -vakıa düşünce tarihinde Protestanlık daha ziyade bu perspektiften değerlendirilmiştir- bir olgu iken bizim buradaki değini amacımız daha ziyade “anlam” meselesiyle ilgili bir rabıtadır. Kara veba, sosyo-ekonomik yapıya zarar verdiği gibi, Katolik Kilisesi’ne de zarar verdi. Batı Avrupa’nın birliği bir bakıma kara vebanın sonunda ortaya çıkan Protestanlık ile bozuldu. İnsanlar Tanrının egemenliğinin dünyadan kaybolduğunu düşünmeye başladılar, dünya şeytanın ve/veya şeytanların cirit attığı bir meskene dönüştü. Bu düşünceyi Martin Luther’de bile bulabilirsiniz.
Oysa İncil’de şöyle bir dua zikredilirdi:
“Πάτερ ἡμῶν ὁ ἐν τοῖς οὐρανοῖς, ἁγιασθήτω τὸ ὄνομά σου, ἐλθέτω ἡ βασιλεία σου, γενηθήτω τὸ θέλημά σου, ὡς ἐν οὐρανῷ καὶ ἐπὶ γῆς. (Pater hemôn ho en tois ouranois, hagisthetô to onoma sou, elthetô he Basileia sou, genethetô to thelema sou, hos en ouranô kai epi ges)“
“Göklerdeki Babamız! Adın kutsi kılınsın. Senin iktidarın gelsin. Senin istencin oluşsun: Gökte olduğu gibi tıpkı, yerde de.“
“Göklerdeki Babanın” iktidarı göklerden bile kaybolduktan sonra, Dünya artık neyin ya da kimin yurdudur?
Şeytanın ya da şeytanların mı?
Yoksa…
Hala şu ya da bu biçimde tanrının ya da tanrıların mı?
Herkesin cevabı kendine.
Ama tüm bu meselenin “anlam” sorunu ya da sorusuyla doğrudan ilintili olduğunu söyleyelim…
Belki de ilişkili anlam, Viyanalı “dil oyuncusunun” sözlerinde denildiği üzeredir:
“Die Lösung des Rätsels des Lebens in Raum und Zeit liegt ausserhalb von Raum und Zeit.”
“Uzam ve zamandaki yaşam bilmecesinin çözümü uzam ve zamanın dışında yatmaktadır.”
Anlama ilişkin kendi çözümlemelerimi bir kitabın kapaklarının arasına havale ediyorum: Yaşamanın Anlamı Üzerine Notlar. Bu yazı ise tüm kısalığında, anlam sorusunun bir hatırlatıcısı olsun.
Şimdilik hoşça kalın ve merhaba Metruk web!