Arap Baharı: Tunus, Mısır ve Libya’daki Halk Hareketleri
Bahadır Taha AlataşGİRİŞ
"Arap Baharı" ifadesi, Arap ayaklanmalarını anlatmak üzere ilk kez Foreign Policy dergisinde, Amerikalı siyaset bilimci Marc Lynch tarafından kullanılmıştı. Arap Baharı kendi içinde şiddet içeren bir hareketi ihtiva ederken, (bölge yönetimlerince uygulanan) şiddete yönelik protesto ve iç savaş sürecini başlatmıştır.
TUNUS
Arap Baharı olarak adlandırılan süreçte, birçok Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkesinde ayaklanmalar ve halk hareketleri neşvünema bulurken; bazı ülkeler bu değişim sürecini daha yumuşak atlatmış, kimilerinde ise durum hayli ciddi boyutlara ulaşmıştır. Tunus ise bu değişim rüzgarını başlatan ve Devrim ateşini yakan ülke olmuştur. Tunus’ta 2010 yılında başlayan halk hareketlerinde ön plana çıkan unsur, ömür boyu liderlik anlayışının terk edilip; seçimlerin şeffaf, demokratik bir şekilde yapılması ve sonucunun hazmedilmesi olmuştur. Yolsuzlukların ciddi şekilde üzerine gidilerek halkın güveninin kazanılması, her muhalif grubun kendini özgürce ifade edebilmesinin sağlanması, basın-yayın üzerindeki sansürün kaldırılması ve mümkün olduğu kadar ekonomide adaletli dağıtımın sağlanması gerektiği de ön plana çıkan unsurlardandır.
“Arap Uyanışı”, son zamanlarda akademik çalışmalara pek çok acıdan konu olmaktadır. Bölgede yaşananlar dikkati, uyanışın genel yapısına çekmektedir. Arap Baharının ilk halkasını oluşturan Tunus, kısa fakat kanlı bir geçişe sahne olmuştur. “Yasemin Devrimi” adı verilen bu geçiş, yerleşik iktidarın muhalefete geçişiyle son bulurken, olayların ortaya çıkışında ekonomik sebepler etkili olsa da demokrasi ve insan hakları taleplerini beraberinde getirmiştir.
“Arap Baharı” sürecinde siyasi ve özellikle ekonomik memnuniyetsizlikleri artan Arap halklarının kendi hükümetlerinden birtakım istekleri söz konusu olmuştur. Yönetimin aldığı kararlarda daha çok yer almayı ve yönetimi belirlemede etkinlik sağlamayı talep etmişlerdir. Başka bir deyişle, Arap halkları, çok partili bir yaşama geçişi, partiler arasında rekabeti, belli aralıklarla yapılacak seçimleri, ifade özgürlüğünü, hukuk devleti anlayışını ve bağımsız bir yargı ve basın hürriyetini arzulamışlardır. Tunus gibi bilhassa yoksul Arap ülkelerinde görülen halk isyanları yönetimlerin değişmesi durumunda ekonominin hızlı bir şekilde iyileşeceğini ve bir değişim süreci yaşanacağını düşündürmüştür. (Muzaffer Ercan Yılmaz, “Arap Devrimleri ve Ortadoğu’nun Yeniden Yapılanması”, Ortadoğu Analiz, No: 3, (2011): 48.)
Tunus’ta başlayan değişim süreci sadece Tunus’la sınırlı kalmamış, tüm Ortadoğu ve Arap coğrafyasını derinden etkilemiştir. Bu süreç bölgede çok taşı yerinden oynatmıştır. (Yusuf Sayın, Arap Baharı ve Tunus’un Yasemin Devrimi’ni Yeniden Anlamak.) Topraklarında patlak veren ‘Yasemin Devrimi’ ile anılmaya başlanan Tunus’ta üniversite mezunu bir seyyar satıcı olan Muhammed Buazizi devlet görevlileri tarafından tezgâhına el konulması üzerine 17 Aralık 2010’da kendini yakmıştı. Sonrasında başlayan “Yasemin Devrimi”, ülkede yaşanan işsizlik, yönetimin baskıcı uygulamaları, gıda fiyatlarında yaşanan aşırı yükselişler genç gruplar başta olmak üzere, kitle iletişim araçlarının de etkisiyle ülkeyi büyük kaosa sürüklemiş; yaşanan olaylarda onlarca kişi yaşamını yitirirken yüzlercesi yaralanmıştır. Cumhurbaşkanı Bin Ali, 12 Ocak’ta bir açıklama yaparak, basın üzerindeki sınırlamaların kalkacağı ve 2014 seçimlerinde de aday olmayacağını ilan etmesine rağmen olaylar durmak bilmemiştir.
14 Ocak’ta Bin Ali, hükümeti görevden aldığını açıklamış ve aynı gün ise Bin Ali’nin, Suudi Arabistan’a kaçtığı ajanslarca duyurulmuştur. İslam Konferansı Örgütü, resmi ve özel kuruluşların mal varlıklarının korunması gerektiğini bildirirken, Arap Birliği, Tunus’taki siyasi güçlere ve diğer gruplara sükûnet çağrısında bulunmuştur.
Cezayir, Yasemin Devrimi’ni memnuniyetle karşıladığını açıklarken Almanya Şansölyesi Angela Merkel, demokrasinin bir an önce tesis edilmesi gerektiğini söylemiştir. İngiliz Dışişleri ise şiddet olayları hakkında kınamada bulunarak, yetkilileri sükûnete ve barışçıl ortamın sağlanmasına davet etmiştir. Devrim’e giden yolda, işsizlik ve istihdam sorunu gibi ekonomik nedenlerle hareket eden genç nüfus ve çeşitli halk kesimlerinin oluşturduğu sivil toplum hareketleri etkili olmakla birlikte, ülke içindeki “Selefiler, Hizb-et Tahrir, Tebliğciler ve Şii akımlar” Bin Ali karşısında muhalefet tarafını oluşturmuştur.
İktidar karşısı muhalefet sadece İslami hareketlerden teşekkül etmemiş; çok sayıda toplumsal kesim bu süreçte önemli roller oynamıştır. Raşid Gannuşi’nin liderliğini yaptığı En-Nahda/İslami Yöneliş Hareketi ise bunların en önemlisidir.
Özetle; devrim sürecinin ilk eylemleri, Buazizi’nin aile ve akrabalarının Sidi Buzid’de düzenledikleri küçük çaptaki eylemlerle baş göstermiş; bölge halkı, hükümetin sert uygulamalarına yönelik eleştirilerini sokaklarda sergilemeye başlamıştır. Protestolar, katılanların sayısının zamanla artmasıyla da eylemler Sidi Buzid ile sınırlı olmaktan çıkarak Tunus’un diğer şehirlerine yayılmıştır. Daha iyi yaşam koşulları ve istihdam talep eden Tunus halkının başkent Tunus’taki ilk gösterisi 25 Aralık 2010’da gerçekleşmiş; fakat katılım oldukça sınırlı düzeyde kalmıştır. Artan gösterilere yerel sendikaların yanı sıra yasaklı siyasî partiler de destek olmuştur. (Konur Alp Koçak, “Yasemin Devrimi’nden ‘Arap Baharı’na Tunus”, Yasama Dergisi, Sayı 22, (Eylül 2012): 40-42.)
Devrim süreci esnasında yukarıda bahsedildiği gibi ekonomik sorunlar yaşayan ve hareketlenmelerin ilk başlarında tam olarak örgütlü bir yapı arz etmeyen genç nüfus, genellikle spontane gelişen halk hareketlerinde öncü bir rol oynamış; Tunuslu sivil toplum hareketleri ve diğer siyasal organizasyonların da tesiriyle Devrim sürecinde daha aktif ve örgütlü bir yapı kazanmışlardır.
YASEMİN DEVRİMİNİN KÜRESEL YANSIMALARI
Yasemin Devrimi esnasında Tunus-ABD ile ilişkilerine bakıldığında; Devrim boyunca ise ABD, protesto gösterilerini hedef almak yerine, Tunus’ta ekonomik reformların yapılmasını ve siyasi özgürlüklerin bir an önce sağlanması gerektiğini ifade etmiştir.
Dış politikasını Arap Birliği ile yakın temas ve başını Fransa ve ABD’nin çektiği Batı ile sıkı ittifak ilişkisi çerçevesinde yürüten Tunus’a karşı devrimin başlangıcından bu yana ABD ve Fransa’nın tavrı Tunus’ta özgürlüklerin sağlanması, gerekli reformların biran önce yapılması ve şiddet olaylarının durdurulması yönünde olmuştur.
Devrim sonrasında Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Tunus geçici Cumhurbaşkanı Fuad Mubzi ile yaptığı görüşmede ekonomik kalkınmanın ve reformların bir an önce gerçekleştirilmesi gerektiğini ve kendilerinin de Tunus’un kalkınması ve sorunlarını çözmesi için ellerinden geleni yapacaklarını belirtmiştir. Tunus’ta “taraf tutan” olmadıklarını vurgulayan ve “sömürgecilik” iddialarına karşı çıkan Clinton, Tunus devrimini Tunusluların gerçekleştirdiğini belirterek, Birleşik Devletler’in, Devrim’den sonra İslam topraklarına vasilik yapmayacağını ifade etmiştir.
Yeni hükümete desteğini sunan Clinton, Amerika’nın yardımlarını sürdüreceğini ve Tunus’un yeniden inşasına yardımcı olacaklarını ifade etmiştir. Başkan Obama ise Bin Ali’nin ülkeyi terk etmesi sonrasında yaptığı açıklamada Tunus’u tebrik ettiğini, hükümetin en yakın bir zamanda seçimlere gitmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Devrim sürecinde ABD’nin Tunus’a karşı izlediği politika, genelde özgürlükçü ve demokrasi yanlısı, sık sık halka referans veren bir içerikte olmuştur.
Dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Tunus’ta yaşanan ve ölümlerle sonuçlanan şiddet olaylarını kınayan birçok açıklamada bulunmuş; Bin Ali’nin Tunus’u terk etmesinin ardından geniş tabanlı istişarelerin yapılması ve serbest seçimleri temin edecek kapsayıcı bir geçiş hükümetinin kurulması gerektiği çağrısında bulunarak, Birleşmiş Milletlerin Tunus halkının yanında bulunacağını belirtmiştir.
Ban Ki-moon, daha sonraki tarihlerde Tunus’a yaptığı ziyaretlerde, Tunus’un gerçek bir demokrasi yolunda ilerlediğini kaydederek, Tunus’taki gelişmelerden duyduğu memnuniyeti ve sürece dair taşıdığı iyimserliği dile getirmiştir.
Avrupa Birliği yetkililerinden Tunus’ta yaşananlara ilişkin ilk resmî açıklama ise, 10 Ocak 2011 tarihinde yapılmıştır. Dönemin AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek temsilcisi Catherine Ashton ve Genişlemeden Sorumlu Komisyon Üyesi Stefan Füle, yaptıkları açıklamada Tunus’ta yaşanan süreçten kaygı duyduklarını ve hükümetin şiddet kullanmasını kınadıklarını belirtirken, barışçıl gösterilerde bulundukları esnada tutuklananların serbest bırakılmasını talep etmişler ve taraflara itidal çağrısında bulunarak, insan hakları ihlalleri konusunda dikkatli olunmasını istemişlerdir.
Devrimin Türkiye-Tunus ilişkilerine yansıması bağlamında; resmi olarak Türk Dışişleri yaptığı açıklamada, Dost ve kardeş Tunus’ta mevcut gerginliğin daha da tırmanmamasını, ülkede biran evvel asayiş ve huzurun yeniden tesis edilmesini ve Tunus halkının daha demokratik ve özgür bir toplum yönündeki taleplerini desteklediklerini, yaşanan geçiş sürecinin bu talepleri karşılayacak şekilde demokratik, çoğulcu, katılımcı ve insan haklarına saygılı yöntemlerle tamamlanmasını temenni ettiklerini; şeffaf, özgür ve adil seçimler düzenlenmesi, siyasi yasakların kaldırılması, yolsuzlukların soruşturulması ve güvenliğin tesis edilmesi yönündeki açıklamaları memnuniyetle karşıladıklarını ifade etmiştir.
Tunus devrimi sırasında ve Devrim’den sonra Türkiye’nin izlediği tavır, Tunus’ta bir an önce barış ortamının sağlanması ve Tunus’un geleceğinin, herhangi bir dış müdahale olmaksızın Tunuslular tarafından belirlenmesinden ve Tunus’ta insani hassasiyetlerin öncelenmesinden yana olmuştur.
MISIR
25 Ocak 2011’de Mısır’ın en büyük meydanı olan Tahrir Meydanı’nda Arap Baharı’nın esintileri yayılmaya başladı. Kısaca “Öfke Günü” olarak ta bilinen 25 Ocak gününde, Mısır halkı özgürlük için sloganlar atmaya başladı. Tunus’ta olduğu gibi Mısır ülkesinde de açlık, işsizlik, yolsuzluk, diktatörlük gibi benzer sorunlar sebebiyle halk isyan etmeye başladı. Halk internet aracılığıyla düşüncelerini yaymaya başlayınca hükümet internet erişimlerinin tamamını engelledi. Polis halka saldırdı, fakat asker sonuna kadar halkın yanında olacağını belirtti. Ülkede gitgide büyüyen isyan nedeniyle Hüsnü Mübarek’in 1981’de başlayan yönetimi 11 Şubat 2011 de istifa etmesiyle son buldu. Hüsnü Mübarek görevden ayrıldıktan sonra yerine başbakan olarak Ahmet Şefik atandı.
Yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Muhammed Mursi kazandı. Muhammed Mursi, Mısır’da seçimle başa geçen ilk Cumhurbaşkanı oldu. Fakat Haziran 2012 tarihinde seçimin ikinci turu gerçekleştirilecekti. Bu yüzden Mursi’in tekrar cumhurbaşkanı olması durumunu göze alarak bazı önlemler alındı. Yüksek Askeri Konseyi, Mursi’nin yetkilerini kısıtlayan bazı yeni maddeleri anayasaya ekledi. Bu maddelerden biri Cumhurbaşkanının subayları ve başsavcıyı atamasının engellenmesiydi. Halkın önünde açıklama yapan Mursi daha sonra Anayasa mahkemesi önünde yemin etmesiyle göreve başladı. Eski sulama Bakanı Hişam Kandil Başbakan olarak göreve başladı. Yüksek Askeri Konseyi, Mursi’ye ülke içerisindeki temizlik, trafik, güvenlik gibi alanlardaki sorunları 100 gün içerisinde düzeltmesi yönünde emir verdi.
Hüsnü Mübarek’in diktatörlük izlerini silip daha çağdaş bir Mısır yaratmaya çalıştığına inanılan Mursi’yi zor günler bekliyordu. Kimi zaman ona karşı protestolar düzenleniyor kimi zaman yargı tarafından yapacağı yenilikler engelleniyordu. Mursi, Yüksek Askeri Konseyi Başkanı Tantavi’nin artık emekli olması gerektiği yönünde kararını açıkladı. 1 Aralık 2012’de anayasa referandumuna gidilme kararı alındı. 15-22 Aralık tarihleri arasında iki aşamalı olarak yapılacağı belirtildi. Referandum sonucu birinci kısımda yüzde 57 “evet”, ikinci kısımda da yüzde 64 “evet” oyuyla kabul edildi. Bu sonuçlarla birlikte Tahrir meydanı, Mursi karşıtı protestocularla dolup taştı. Ülkedeki tartışmaların ve protestoların artmasıyla beraber 1 Temmuz 2013’te Mısır Ordusu, Mursi’ye olayları çözmek için 48 saatlik bir süre verdi. 48 saatlik bu sürede eğer sorunlar çözülmez ise yönetime el koyacağını belirtti.
Sorunlara çözüm bulamayınca hükümette görev yapan başkanlar, Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin görevden alındığını açıkladı. Askeri darbe ile sonlandırılan bu sürecin devamında Mursi ve Müslüman Kardeşler yöneticilerine seyahat yasağı ardından müebbet hapis ve idam cezaları verildi.
Gelişen olaylarla birlikte Mursi, kendi destekçilerine seslenerek yapılan hiçbir suçlama ve alınan kararı kabul etmediğini, sonuna kadar söylediklerinin ve yaptıklarının arkasında duracağını belirtti. Muhammed Mursi Mısır Ordusu tarafından gizli bir yerde tutuldu ve bu yer uzun bir süre gizlendi. Mısır ordusunun yaptığı bu darbe, Mursi yanlıları tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı. Özgürlüğü belki de tüm umutlarını kaybedecek olan halk Rabia meydanında büyük bir direnişe başladı. Giza’da ki Nahda Meydanı, Kahire’de Rabia Meydanı direnişçilerin çığlıklarıyla yankılanıyordu. Protestoların başlamasıyla birlikte, Mısır Ordusu karşı saldırıya geçti. İlk olarak 8 Temmuz günü Kahire Cumhuriyet Muhafızları binası önünde oturma eylemi gerçekleştiren protestoculara silahla karşılık vererek 50’den fazla insanın hayatını kaybetmesine sebep oldular. Ardından 17 Temmuz günü Rabia Camii’nin önünde bulunan darbe karşıtı halk ile asker arasında büyük bir çatışma yaşandı. Aralarında muhabir ve gazetecilerin de bulunduğu 80 kişi hayatını kaybetti.
Mısır ordusu 11 Ağustos’ta yapılan protestoların hala devam etmesiyle direnişçilere nota vererek tüm meydanların boşaltılması emrini verdi. Asıl iç savaş bu istenen karardan sonra başladı ve Mısır büyük bir felaketin eşiğine sürüklenmeye başladı. Halk durmak bilmeden darbeye karşı koymaya devam etti. Protestocuların emre uymadıklarını gören Mısır Ordusu 14 ağustos günü Mursi yanlısı halka tekrar saldırmaya başladı.
Protestocuların çadırları yaşadıkları alanlar kullandıkları seyyar hastaneler ateşe verildi. Olağanüstü hal ilan eden askerler öldürdükleri insanların cesetlerini yok etmek için önce ezdiler sonrada yaktılar. Askerler muhaliflerin sığınmak için kullandıkları Rabia Camisini yaktılar. Ardından çocuk ve kadınların da bulunduğu 700 protestocu Kahire’de ki Fetih Camiinde bir gün boyunca esir kaldı. Müslüman Kardeşlere dâhil olan bazı kişiler tutuklandı. Bu direnişte çok insan hayatını kaybetti, fakat biri vardı ki 17 yaşında olmasına rağmen cesaretiyle herkesi kendisine hayran bıraktı.
Müslüman Kardeşlerin yönetiminden olan Muhammed Biltaci ve kızı Esma Biltaci, darbeye karşı direndi ve protestolara katıldılar. Fakat etrafta bulunan keskin nişancılardan biri, Esma’yı başından vurdu. Babası Esma için kızım şehit oldu dedi. Muhammed Biltaci yakalanıp hapse atıldı. 2015’de Ulusal İnsan Hakları Konseyi bir rapor hazırladı ve bu raporda, Mısır’da seçimle başa gelen Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yapılan darbenin bilançosu yer alıyordu. 30 Haziran 2013 ve 31 Aralık 2014 tarihleri arasında 2.600 kişinin darbe sonucu yaşamını yitirdiği belirtildi.
Tora cezaevinde tutulan Mursi’yi, Dünya Âlimler Birliği Başkanı Yusuf el Karadayı ve diğer 106 kişi ile beraber Mısır Mahkemesi tarafından alınan idam kararının onayı için Mısır Müftüsüne götürüldüler. Mursi’nin casusluk davasından müebbet hapis ve hapishane baskını davasından idamına karar verildi. Bu yaşanan üzücü olaylarla birlikte Mısır’ın baharı tekrar kışa döndü ve eski günler esmeye başladı.
LİBYA
Arap Baharı, Tunus ve Mısır’dan sonra Şubat 2011’de halk hareketlerinin yarattığı etkiyle Libya’da da kendisini göstermiş, ilk gösteriler ise Bingazi’de başlamıştı. Kaddafi rejimine karşı olan bu bölgede Ulusal Konsey kurulmuş ve dünya genelinden destek görmüşlerdir. Arap Baharı bu bölgeden başlayarak ülkenin doğusuna doğru yayılmıştı. Bu zaman içerisinde Kaddafi’ye bağlı güçler tarafından çok sayıda sivil insan zarar görmüş, masum insanların öldürülmesiyle sonuçlanan olaylar uluslararası kamuoyunun harekete geçmesine neden olmuştu. Türkiye de bu uluslararası kamuoyuna dahil olmuş, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün aldığı tedbirlere ve NATO’nun operasyonlarına katkıda bulunmuştu. Rusya, Çin, Güney Afrika, Hindistan ve Brezilya ise operasyonlara karşı çıkmış ve NATO’yu, BM’nin verdiği yetkiyi aşmakla suçlamışlardı.
Artan insan hakları ihlali nedeniyle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi sivilleri korumak adına 1973 sayılı kararla Libya’yı uçuşa yasak bölge ilan etmiş ve koalisyon güçlerin hava saldırısını başlatmıştır.
Libya’da başlayan halk hareketlerinin dönüm noktası 5 Mart 2011’de Bingazi’de kurulan Ulusal Geçiş Konseyi olmuş, Konseyin kurulması halk hareketlerinin güçlenmesini ve düzen kazanmasını sağlamıştır. UGK, Libya şehirlerinin temsilcileriyle ve ekonomi, adalet, gençlik, kadın ve askeri işler konularında seçilen temsilcilerden oluşmaktadır. Libya’daki bu hareket barışçıl, adaletli, özgür, bağımsız ve demokratik bir Libya’nın oluşmasına inancı artırmıştır.
SONUÇ
Arap Baharı’na kadar demokrasiyi hiç yaşamamış olan Libya, 42 yıllık Kaddafi egemenliğine son vererek demokratikleşme yolunda ilk adımı atmıştır. Libya bu durumu sebebiyle Mısır ve Tunus’tan farklı bir sürece girmiştir. Demokratikleşme uzun ve zor bir süreçtir. Kuşkusuz Libya’nın son bir yıl içerisindeki bu süreci, eski rejimle bağlarını koparma yönündedir. İdari ve siyasi yapısı değişecek ve ekonomisinin temelleri yeniden atılacaktır. Libya, demokrasi yolunda verdiği bu mücadelede dünya genelinden destek görmüştür.