Baba Evine Dönüş

"Hatırlamıyorum zamanını, küçüğüm daha. Küçüklüğümden merdiven koyarak tırmandığım gençliğimin suyun akışı misali aktığı zamanlara gelmemişim. Hiç üzülmemişim, sıkıntının ne olduğunu, dünyayı, insanları, iyiyi, kötüyü görmemişim daha. Sevmeyi de bilmiyorum aşkı da… “Biz büyüdük de mi değişti dünya, yoksa hep böyleydi de biz mi göremedik” dediğimiz zamanlara var daha. Parasız kalmanın, işsiz kalmanın, sevgisiz kalmanın ve dahası yalnız kalmanın nasıl bir his olduğunu bilmiyorum… Küçük bir pencereden bakıyorum dünyaya: Baba evinin penceresinden…

Anadolunun “sönmüş bir gezegenden farksız” topraklarından birinde Osmanlı yadigarı bir kadının doğumundan hemen sonra “Ne koyacaksınız adını?” sorusuna ani bir kararla “Fatih” diyerek cevap verdiği ve ismimin böyle koyulduğu bir başlangıcın zamansızlığındayım. Bir “anne” diyebilmişim bu yerden, zamandan habersizliğimin içinde; belki bir de “baba”… Annem, ellerinde toprak ve bereket kokusu, yüzünde nur, başında yazması. Annemde anne kokusu. Annem şefkatin ve merhametin ta kendisi. Babam uzun ve kesif bir sigara kokusu. Sessiz, kendi içinde kaynayan kederli bakışlar; babam. Alın terinin mis gibi koktuğu adam. Annemin şefkatinde, babamın sessizliğinde kendi içinde geçen çocukluğum. Bir de bu çoçuğu başka hiçbir torununu o kadar sevmemiş olduğunu çok sonra anladığım, Anadolu denen bu toprakların kendisi, Osmanlının hatırası, soğuk gecelerde koynunda yatarken ayaklarıyla ayaklarımı ısıttığım, otuz küsür yaşında doyasıya özlediğim kadın: Babaannem. Karşılık beklemeden seven, kabullenen, ellerinin ve ayaklarının yılların yorgunluğuyla nasırlanmış olduğuna bakmaksızın zehir gibi çalışan kadın. Hem de her şeyiyle kadın. Öfkesinden çok olan merhametini zerre göstermemiş adamın karısı: Dedemin. Yıllar sonra bir Ağustos sabahında, gecenin karanlığında apar topar gittiğimiz hastanede dinlenmesi için babaannemin yattığı odadan çıkıp dışarıda neredeyse bütün çoluk çocuğuyla otururken, karısının orada öleceğini anlayan dedemin sesindeki keder çok şeyi anlatmıştı aslında bana. Ama pişmanlık değildi, merhamet değildi, öfke değildi… Düşündüm sonra… Orada gördüğüm önceki ölümleri, sonraki ölümleri. Yaşadıklarımı da koydum bir kenara. Anadoluda ölümler böyle büyük bir sessizliğin ve kabullenişin gölgesinde karşılanıyormuş. O sessizlik ve kabullenişi çok olmayan bir zaman sonra gözlerindeki yaşlarda gördüm dedemin. Bir ilkbahar gününde, bir Mayıs sabahında.

Böyle hissedilen ama bir türlü kelimelere dökülüp söylenemeyen söz gibi geçen çocukluğum bütün bunlardan habersiz hülyalı bir dünyada geçti. Günler annemin şefkat ve merhamet tüten sesiyle başlardı. Babamın yüzünü yemeklerde ve bir de akşam odasında otururken yaktığı sigaranın dumanının ötesinde görürdük. Dedemin aksine merhametini öne çıkarırdı babam. Belki bu yüzden benim görebildiğim zamanlarda ikisini birden, hiç anlaşamadılar. Çocukluğumdan yıllar sonra bundan yıllar önce bir gün  nasılsa artık hayatını anlattığında bana babam, dayanamamış serde erkeklik var falan da dememiş dökmüştüm tutamadığım gözyaşlarımı. Acısını kendi içinde yaşayan, belki bundan bile habersiz bir adam olduğunu babamın o zaman anladım. Uçsuz bucaksız bir çölde, bir Ağustos gecesinin karanlığından daha yalnız daha kederli gözlerini, peş peşe yaktığı ve dünyanın bünyesinden henüz çekip alamadığı güçle içine çektiği sigaraları içerken bir yere kenetler, öyle uzun ve sessizce bakar dururdu. Sigaranın dumanı yayılırdı bu zamansızlığın ve sessizliğin içine. Yana yana upuzun olmuş sigarasının külünü farkında bile olmadan halının üstüne dökerdi. Hiç ses çıkarmadan otururduk yanında. Bir şeyler düşünüyor mu düşünmüyor mu, burada mı değil mi, seslensek cevap verir mi onu bile bilmezdik. Kendi içinde kendinden bile habersiz adam: Babam. Yıllar sonra bir Mayıs gününde hayatı boyunca onunla uğraşıp, ekmeğini onunla kazandığı bu Anadolu toprağının koynuna bıraktığımızda babamı, yaşım on yediydi. Öyle sessiz, öyle kederli, öyle buruk ve ardında öyle büyük bir boşlukla gitti ki babam. O kederli, bakışlarını anneme, uzun susuşlarını da dedeme bırakıp gitti. Hepsi bu. Babamdan sonra bir süre her şey hüzün kokar gibi geldi bana. Selanın burukluğu hiç gitmedi kulaklarımdan. Çocukluğum dediğim işte orada hayatın aslında “bir ara” olduğunu anlamama fazlasıyla yetecek kadar bir olayla bitti.

Aradan geçen onca zaman sonra, nasıl birisi olduğunu düşünmeye başladığımda babamın elimde avucumda o kadar az şey olduğunu gördüm ki. O zaman sanki yıllardır rüyadaymışım da yeni uyanmışım gibi hissettim. Arkasında kocaman bir boşluk ve upuzun bir sessizlik bırakmıştı babam. Bu boşluğun ve sessizliğin içine ne zaman çevirsem bakışlarımı, babamın çocukluğumda kalmış ve hayal mi gerçek mi olduğunu tam anlayamadığım, hele uzaklığını yakınlığını hiç kavrayamadığım bir hatıra olarak görmekten alıkoyamadım kendimi. Karşı koyamadığımız zaman değirmeninde, bu kendi halinde, sessiz, nereden kaynaklandığı belli olmayan hüzün bakışlı adam; Babam. Nasıl desem; hayal ve gerçekle karışıp gidecek gibi geldi o zaman bana.

Aradan yıllar geçti. Şimdi penceresinden baktığım baba evinden çok uzakta, bambaşka bir şehirde ve zamanda sırf bitip tükenmeyecek zannettiğim gecenin yalnızlığına karşı koymak için, babamı anlatmaya karar verdiğim şu saatte, aklımın yine o uzun sessizliğe ve boşluğa kaymasına engel olamıyorum. Kısa süreli ancak uzun zamanlı acılar  furyası ve girdabından sonra okulu bitirmiş ve hayatımda bir şeyleri  yoluna koymak için girmek istediğim yolun öncesinde baba evinin  kokusunu duymak için attım kendimi memleketimin yollarına. Geçen bir hayli zaman sonra ayaklarıma hep yollarındaki taşları batan köyüme doğru yürüyerek giderken etrafıma bakınıp zaman denilen büyük yapıcı ve yıpratıcının değiştirdiklerine, dönüştürdüklerine bakmak istedim. Hala ayağıma batan taşlarla dolu yolu… Hala önünden geçerken ürpermekten kendimi alamadığım ve bir evliyanın yattığına inanılan o türbedeki yaşlı meşe ağacının kurumuş gövdesiyle zamana direnişi Geçmiş  nesilden geleceğe ekilip biçilen o tarlalar… Ve hala uzaktan köyümü gördüğümde “Neden bana burada yaşama hakkı tanımadınız?” diyen ve  yıllar önce ölen çocuğun haklı isyanı… Baba evindeyim. İşte şu elektrik direğinin üzerindeki kuş yuvası aynı yuva. Yazları gölgesinde oturup su içip dinlendiğimiz üzüm ağacı da geniş yapraklarıyla el sallıyor bana. Şu ceviz ağacı da babamla beraber diktiğimiz ceviz ağacı mı? Hani ilk suyunu da beraber verdiğimiz. Evin önündeki salkım salkım akan dalları olan söğüt nerede? Kapıda annemi görüyorum beni görünce birden ışıldayan gözleriyle birlikte. Anneniz hayattaysa babalarınız büsbütün ölmüş sayılmaz demişti ya birisi. Baba evlerini yaşatanlar yalnız ve yalnız annelerdir demişti ya hani. Baba evindeyim… Bütün geçmişimin yükü omuzlarım ve bakışlarımda. Sonrası… Sonrası anne. Merhamet, şefkat abidem sonrası: “Annem.”

Fatih Abi’nin zamansız ölümünden sonra annesi Fatıma Teyze’nin “Al  oğlum Halit. Oğlumun okuyup biriktirdiği kitaplar bunlar. Bizde okuyan  yok sen okursun.” diyerek getirdiği bilmem kaç koli kitapların arasından çıkan Fatih Abi’nin anılarını karaladığı defter bu yazıyla bitiyordu. Şimdi gitsem, bunları Fatıma Teyze’ye okusam, durduk yere hüzünlendireceğim kadını. “Demek o kaya görünüşlü Fatih Abi böyle bir adammış ha” dedim kendi kendime. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Önümde açık bir şekilde Fatih Abi’nin defteri duruyordu. İlk sayfasına ve ilk satırlarına baktım merakla ve ne demek istediğini anlamaya çalışarak tekrar: 

“Her şey büyük bir hayal kırıklığı ile başladı. Ve ben dünyaya geldim.”