Bekir Yıldız’a Dair

Şanlıurfa doğumlu olan yazarımız güneydoğu insanını ve toplumunu merkezine alarak hikayelerini oluşturmuştur. Hikayeleri ele alış biçiminde ise gerçekçilikten kopmamış, anlatısında meselenin özünü sade bir üslup ile aktararak sanatsallığından ödün vermemiştir.

Özü itibariyle insanlar eliyle de oluşmuş olsa da insanlarında üzerinde olan toplumsal kuralların yahut örf ve adetlerin insanlar üzerinde oluşturduğu travmaları ve sorunları göz önüne sermektedir. Farkına varılmaya yönelik saptamalar yapılabilmesi yahut farkına varılsa bile aktarılması güç durumları aktarabilmesi ise yazarımızı farklı konuma koymamıza yeterdir. Bazı hikayelerinde bu durumları gözlemleyebiliriz.

Felçli halde yerde kalmış Ali düşünce yetisinin, beynin mucizesinin farkına varabilmişti. Ali, şimdi yerde yatan felçli birisi değil; hatta beyniyle kurduğu iletişimle, olağanüstü birisi olduğuna inanıyordu. Her düşünce, onun için hiçbir çocuğun elde edemeyeceği, erişemeyeceği bir oyuncaktı. Düşünceleri bir anda gerilere, çok gerilere götürebilir; zamanı istediği karede durdurabilir; hatta dirilttiği yıllar öncesini isterse gene bir anda silip, geleceğin bilinmezliklerini bilinir, görünür, yaşanır yapabilirdi. Ali, hayatında böylesine ilk kez keşfettiği kafatasının içindeki bu mucizevi organı, mümkün olsa avuçları arasına alıp, sevinçle, saygıyla öpebilirdi. Beyin deyiverip geçiyoruz işte, doğuştan herkeste yok mu işlevini görmek durumunda hatta zorundadır herhalde. Ali’nin tutunacak bir dalının olmaması mı mucizevi kılmıştı beynini. Yoksa farkına mı varmıştı mucizesinin. Kitap boyunca beynin ürettiği düşüncelerle git gel yapmış olan Ali yine de düşünmek istiyordu. "Düşünmek yaşamak demekti gene de"

Neydi sevgi? Nasıl bir şeydi aile? Sevgi uğruna adanan hayatlar, giderek nasıl da unutulup yeni adanmalara dönüşebiliyordu. Böylesi bir köşe kapmacaya Ali, göz göre göre razı olabilir miydi? Neden bir bayrak yarışı gibiydi ailede sevgi? neden bayrağı ilk getiren unutulup da hep son taşıyan alkışlanıyordu? Üstelik son taşıyan da yeni bir kuşak değişimi yarışında, bayrağı ilk koşturan olarak unutulacağına göre?”. Sevginin toplumda karşılığına yönelik farklı bir o kadar da yadsınamaz tespitlerini görebiliriz.

Her ne kadar yazarımızın eserlerindeki farklı hususlara değinmiş isem de ekseri döneminde yaşanan menfi olaylara söyleniş bir sistem eleştirisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

İnsan dünyaya gelir, yaşar ve ölür. Yaşadıkça daha önceden belirlenmiş kuralları tek doğru kabul eder bir diğer alternatifi dahi fark edemeden. Kurallara uymamanın cezai yaptırımı olduğu ve kuralların yüceltildiği yerde toplumun bireylerinin bu kuralları mutlak doğru olarak benimsemesi çok da garip değildir aslında. Hikayelerin özünde bu durum resmedilmişti zannımca. "Kaçakçılık yaparken ölen Şahan’ın ölü bedenini tanımamak durumunda kalan baba ve niye ölmüş eşine insanların içinde ağlayamayan eşi dev bir yumruk gibi inen baskıya boyun eğmişti." ; "Eşine tütün sarmasını bilmeyen kadın kınanmakta, ona yardım eden diğer kadın başka erkeklerin tütününü sardığı gerekçesiyle dayak yemekteydi." Hikayelerin kahramanları kusurlu ve karşılığını mı buluyorlardı?

Bir başka öykü de servetini, marabalarını, gücünü kaybeden Şakir Ağa’nın ağalık duygusunu tatmin etmesi için sokak köpeklerinin karnını doyurması onu it ağası yapmıştı. Şakir Ağa’nın hükmetme dürtüsü hiç kaybolmamıştı belki de.

Olayları tüm çıplaklığıyla aktaran Yıldız yaşadığı coğrafyanın erkek kadın ilişkisini ve yine evlilik müessesine dair tespitleri mühimdir. Anasından, bacısında başka kadın göremeyen gençlerden bazılarının yetim kalmış erkek çocuğunu cinsel obje olarak görmesinden ve yine gencin evlenecek çağa geldiğine eşekle olan münasebetinden dolayı kanaat gelinen durumlar oluşmuştur.” Baskılamanın sonucu yaşanan trajik durumlar aktarılmıştır. Zira her toplumun oluşturduğu birey üstü kuralları vardır. Ve bu kuralların baskıladığı bir şeyler de vardır elbet. Baskının türüne göre sorunda farklılık arz edecektir.

Örf-adet, gelenek-görenek yahut töre ismi her ne olursa olsun insanı, toplumu sınırlayan, düzene sokan kurallar her coğrafyada yerini bulmuştur. Bekir Yıldız ait olduğu toprakların hikayelerini şeffaf bir şekilde aktarmıştır. Hikayelerde ki olaylar örf ve adetin insanları üzerindeki oluşturduğu hayat görüşüyle birebir alakalıdır. İnsanların tercihleri özgür düşüncenin eseri olamamıştır bu coğrafya da. En özgür düşünce dahi sınırları çoktan belirlenmiş kalıpları aşmakta güçlük çekmektedir. Mahkumdu düşünce bu duvarlar arasında.

Her ne kadar değerlendirmemizi belli bir coğrafya ile sınırlamış gibi de olsak yaşanan her coğrafyanın baskıladığı yahut daha genel tabiri ile sınırlandırdıkları vardır. Farklı bir görüntüsü ile benzer durumlar her toplumda karşılığını bulmaktadır. Bekir Yıldız’ın hikayelerinden bu şekilde genel bir kaideye ulaşılacağı kanaatindeyim.