Bir Başka Hüzün
Hakan KaşıkHüzün, Freud tarafından "daima sevilen bir kişinin veya onun yerine geçmiş olan vatan, hürriyet, bir ideal gibi soyutlamanın kaybına gösterilen tepki" olarak tanımlanmıştır. Freud’un tanımlamasından yola çıkarak sahip olduklarımızın elden gitmesi veya ulaşmak istediklerimize ulaşamamanın oluşturduğu duygu-duruma hüzün diyebiliriz. Bu bakımdan hüzün, her bireyin yaşantısında tecrübe etmesi mümkün bir hadise olarak görülmektedir.
Ulaşmak, elde etmek bunun yanı sıra ulaştıklarımızı ise muhafaza etmek çoğu kere hedefimiz olmuştur. Hedefimiz olmasındaki sebepleri irdelememekle beraber kısaca insana verdiği güç ve hazzın bunun sebebi olduğunu söyleyebiliriz. İlk paragrafta belirttiğimiz tanımlamayı referans alarak sahip olma isteğimizin olumsuz netice vermesi ise hüznü beraberinde getirmektedir. Hüznü dar manası ile bu şekilde nitelendirdik. Ancak hüzün bu sınırlı çerçeveden ibaret midir?
Hüzün şiirlerimizde, hikayelerimizde, sözlerimizde ekseri yer edinmiştir. Hüzünlü insan yani mahzun, umutsuz olmamıştır. Her zaman içinde ince bir umut vardır. Hüzün netice değildi, neticeye giden yolda bir hal idi. Yoldaki mücadele belki de yolun kendisi hüzünlü kılmıştı. Bir yaşantı, bir hal olan hüznün kelimeler ile ifadesi ne kadar mümkün? Hüzünlü insana hüznünü artık senden alıyoruz desek tepkisi ne olurdu? Bir aşığa sevdiğine olan aşkını elinden alıyoruz demek ile aynı mı olurdu? Bu sorular elbette o hali yaşayanlarda cevabını bulmaktadır
Pr. Dr. Ahmet İnam’ın Hüzün ve Kültür başlığı altında yazısında ise hüzne dair ”Hüzün yaşantısını başarıp yaşayabilenler, onun bir hastalık olmadığını anlarlar. Hüzün, onun sesini duyanlar için, içimizdeki insanlığın, içimizdeki kültürün, dilin, müziğin sesidir. Hüzün bizim kültürümüzün bir sesidir. Bundan dolayı öbür dillere çevrilirken anlamını yitirir. Melankoli değildir, sıkıntıda, çöküntüde. Hüzünde derin bir mânâ ve lezzet vardır.” şeklinde nitelendirmeleri vardır. Hüznü diğer sıkıntı hallerden ayırıp haketiği yere yerleştirmiştir diyebiliriz. Hüzün olumsuz bir mana ihtiva etmemektedir. Aksine ulaşılması gereken kıymetli bir haldir. Hüznü diğer hallerden farklı olarak içinde bir hayal kırıklığı barındırmamaktadır.
İlk paragrafta hüzne ilişkin tanımlama ile yola çıktık. Devamında hüznün bu dar manada kalamayacağını belirterek hüzünlü yaşamı müspet bir durum olarak nitelenirdik. Kısaca mahzun insanın halini Freud’un tanımlaması ile kayıtlı kılmadık. Ancak ortak noktalarının olmadığını da söyleyemeyiz. ”Kaybediş” hüzne ilişkin bir temel noktadır. Mahzun insanda ise bu kaybediş bir yeniden doğuş mahiyetinde bir yeniden arayışı tetiklemiştir. Bu arayış yaşama dair genel sorunlar ile birlikte kişinin kendisi ile mücadelesini de kapsar. Kendisi ile mücadele halindedir ki kendi irfan aleminde yükselir. Mahzun, bir mülkiyet iddiasında bulunmadığı için mi hüzne maruz kalmıştır? Ya da bir mülkiyet iddiasında bulunmanın yaşamın mantığına aykırı olduğunu fark etmesi mi onu bu hale itmiştir? Kendi irfan aleminde yolculuk edenin elbette mülkiyet iddiası, benlik iddiası darbe almaktadır. Bu ise çetin bir mücadele içerir ki hüzün beraberinde gelir.
Günümüzde ise hüzne pek de yer yok. Gerçi neydi hüzün? İsteklerime ulaşamam mı? Elimdekileri kaybetmem mi? Elbette bu ve benzeri sorunlar bizlerde travma yaratabilmekte ve psikolog yahut psikiyatr ile çözümler üretilmekte. Yazımızda hüzün ile basit manada bir kaybedişi kast etmediğimizi belirtmiş isek de en basit haliyle dahi bir kaybedişin hüzünden bir payının olduğunu görebiliriz. Kaybedenin sıkıntısı en nihayetinde bir kaybediş gerçekliğinden görüntü içerir. İçinde hayatın gerçekliğinden küçük mesajlar içerir belki de. İşte tam da bu mesajdan ötürüdür ki hüzünden payı vardır. Tabi kaybetmek yahut mağlup olmak günümüzde onay görmemektedir. Çağımız insanı her daim kendine güvenen, güçlü, başarılı, sorunları kolaylıkla alt eden birisidir. Üzülmek ona ait değildir. Onu sıkıntıya sokan her hal ise tedaviyi gerektirir.
Geçmişten günümüze doğru hüzün anlamını yitirmeye mahkum olmuştur. Öncelikli olarak kelimenin işaret ettiği anlam dar kalıplara sokulmuştur. Kavram dünyamızdan silinmeye yüz tutmuştur. Akabinde ise modern insanda istenmeyen bir hal olarak karşımıza çıkar hale gelmiştir. Gerçeklik ile yüzleşmemek, aldatmaca bir hal olarak nitelendirebiliriz. Ölüm denen gerçeklik her zaman karşımızda dururken yani bedenimiz dahil kendimizi kayıtladıklarımızın elden gitmesi kaçınılmaz olan iken esaslı meselelerden ziyade hayal dünyasında savaş vermekteyiz. Bir fanus içinde tercih imkanı olan özgür bireyler hüzne maruz kalmamalıydı elbet!
Hüzne ilişkin çalakalem yazımıza soru işaretleri ile başladık, cevaplar aradık. Yazımızı ise elle tutulur bir neticeye varamadan yine bir soru ile bitiriyoruz. "Yoksa hüzün dünyaya fırlatılmış daha doğrusu yaşama maruz kalmış bireyin aslolana özlemi miydi?"