Bir Vaveyla
özge askarSize bu yazıyı bir kafesten yazıyorum. İnsanlığın bilinen tüm zamanlarda kapalı kapılar ardına sakladığı, o çığlık çığlığa bağıran kafeslerimizden. Mevlana’nın pişmek uğruna kendini kapattığı Mecnun’un Leyla’sından ibaret ördüğü kalbinin kafesinden. Hani o bir sevdaya bin ağıtın yakıldığı, sözün bir keskin kılıç gibi başkaldırdığı çağların birinden; varsayın ki İsa’nın çarmıha vuruluşundan sonra bir hışımla kalkmışım, size yazıyorum. Düşünün ki, ellerimden kalemime adil bir dünyaya olan inancımın kırk yerinden yara almış haklı serzenişi sızıyor.
Asıl bunca sızının arasında kalbimi yanlışlardan, bir ipten atlar gibi nasıl kurtardığımı bilmenizi istiyorum. Ben ki; kendi ellerimle ördüğüm camdan kafeslerde kalbimi kimseler görmeden büyütüyorum. Manzarası ayçiçekleri olan tüm pencereler gibi yönümü güneşe dönüyorum. Kimi zaman bir erguvan çiçeğiyle toprağa karışıp, en olmaz yanlarımdan filizleniyorum. Umudum çiçekli pencere kenarlarından besleniyor ve en mavi halinden gök kubbenin.
Şimdi sırası gelmişken size bu gök kubbenin altında gizlenen, nice acılarla beslenen milyonlarca kafesin soluk aldığından bahsetmek istiyorum. Hatta emin olun ki, en ağırını bunca zaman göğüs kafesimin altında taşıyorum. Buraya ne zaman atıldım, ne vakittir buradayım bilmiyorum. Duyduğuma göre bir dünyevi yanılgı, ya da bir düş kırıklığı bile yetiyormuş buraya atılmaya. Ne İsa olmak gerekiyormuş anlayacağınız; ne Şems, ne de Mevlana… Beyaz bir kâğıtmış benim tek derdim ve yok etmek tüm umutsuz bakışları turuncu, titrek bir mum ışığında.
Sorarsanız, etrafımda kapılarına asma kilitler vurulmuş onlarca oda var. Karanlığın kol gezdiği bu çağda, umudumun gür sesi dolaşıyor odalarda. Hem de o kilitli kapıların anahtar deliğinden sızan güneş miktarı kadar kısa. Isıtmıyor ama göz kamaştırıyor. Hani bir düşmanı bir harpte yanıltırcasına; kazanılan bir dakikada umudumun ordusu da zaferle taçlanıyor.
Tam şu an acı bir kahve yudumluyorum. Zehir gibi acı, küflü bir ekmek gibi tatsız öyle siyahi bir kahveye tamah ediyorum. Böyle günlerde ışıkları yakmıyorum. Karanlığı bağrıma basıp bir çocuk gibi seviyorum. Biliyorum ki hayat, kendi ellerimizle oluşturduğumuz karanlıklardan bize zindanlar sunuyor. Zindanlarsa büyük yalnızlıkları oluşturuyor. Bunca yalnızlığın arasında insan kendinden bir ‘ben’ daha doğuruyor. Bundan olacak ki tam şuan sanki Mete’nin ordusunda avuçlarında zaferden kalma bir kovan taşıyan güçlü bir kadın oluveriyorum. Gözlerimde galip gelmişliğin dik duruşuyla tüm yenilmişliklerime gülümsüyorum. Ya da ilk çağlardan gelen bir kimsesizlikle, bir kayalığın arasına sıkışmış varlığıma anlam arıyorum. Var olduğum dünya bir yangından geçiyor, durduramıyorum. Ahşap bir evin çatısına vuran yağmur tıkırtısı kadar hafif, o yağmurun şimşeği kadar güçlü ironi bir sesle yaşıyorum. Bir yanım Anadolu oluyor, bir yanım hala Batı’da.
Umuttan söz etmek istiyorum ve yeni bir düzen kuruyorum kalbimin en doğusunda. Umudum, gözbebeklerimden göğün en dipsizliğine uzanıyor. Kuyuya atılan Yusuf’u anımsıyorum. İnançlarından yara alan insanları ve dünya üzerindeki tüm haksızlıkları. Kalbimin doğusundan uzandığım dünyada, sanki insanlar ölmüyor, hem de ellerinde son damlası kalmış inançlarından öyle sinsi bir hamleyle… Ölmüyorlar, göğüs geriyorlar. Her şey inatla bağırıyor. ‘Yaşamak!’ diye bir ses yankılanıyor dünyanın tüm çanlarından ve kuyulardan. Daha bir hür yol alıyor sanki masada duran Nazım’ın o en sevdiğim dizeleri. Belki Piraye’sine bile kavuşuyor. Fikirlerinden dört duvara hapsedilen şairler gülümsüyor.
Bozkırlarda bir türkü duyuluyor. Bizler bir yaradan beslenip, insan olmanın güçlü kollarına teslim oluyoruz. Nerede umudumuz yara alsa tüm gezegende aynı lisanla bağırıyoruz. Anahtarlarını göğsümüzde sakladığımız bunca kilitli kafesten, gözlerimizi kısarak dünyanın acımasızlığını seyrediyoruz. Çıksak kurtulacağız ya da yok olacağız bu metruk düzende. Kimseler görmüyor, lakin çıkmak da istemiyoruz. Oysa ben arsızlık edip benliğimdeki kafesin perdelerinden araladım dünyayı biraz önce. Yolun sonunu görmek adına, öylece yani. Ve inanır mısın, tam şimdi içimde bir uçurtmanın yükseldiğini gördüm, Bir çiçek kokusunu bıraktı uçuşan perdemin özgürlüğüne. Hem beş dakika önce komşumuz Zübeyde Teyze; elinde umutlarını da beraberinde kabarttığı elmalı bir kekle öylece dikildi karşıma. Sende görmedin mi? Bilmez misin bir elma bile anlamını buldu bu yeryüzünde Âdemle. Kimi için Havva’ya kavuşmaktı ya da cennetten kovulmak kimine göre. Çok düşünmüyorum, ne de olsa anlamlar değişiyor; gün geliyor insanın acıları konuşuyor bu dünyanın lügatinde. Sende üzülme. Aç gözlerini! Gör bak dünya kaçıncı seyrinde. Bu gök neden böyle parlar, uçuşur durmadan bu kanatlılar. Gör ve umut et. Kirpiklerimizden tırnak uçlarımıza kadar toprakla buluşacağımız o günden önce; tahliyesi gelmiş tüm sözlerimle usulca dokunabilirsem eğer kalbine; bilesin ki o an bir olur umutsuzluğu idam ederiz seninle dünyanın tüm dizelerinde. Hem de kalbini kimseler görmeden büyüten tüm yaralı ruhların yerine…