Bir Yaşam Biçimi Olarak Tasavvuf: Cemalnur Sargut ile Sohbet
ertuğrul ertürkYazarımız İstanbul’da mutassavvıf bir ailede dünyaya geldi. Üniversitede kimya mühendisliği bölümünden mezun oldu. Zamanla düşünce dünyasına adım atmaya başlayan Sargut; seferini tasavvuf öğretisinde kendisini derinleştirmekle sürdürüyor.
Bu röportajda insanın yaşam gayesine tasavvufi açıdan cevaplar bulmaya çalıştık. İçerikte de görüleceği üzere röportajda tasavvuf ekolünün, başka bazı ekollerle olan farklılıklarını mukayese etmeye çalışıp, İslam tarihinde olan bazı tartışmalı konulara dair açıklık getirilmesi açısından izler sürdük. İnandığı gibi yaşama gayretinde olan yazarımız, samimiyetin ve her daim “an”da olmanın önemini bizler için vurgularken, uluslararası tasavvuf kürsülerinin kurulması için de elinden gelen gayreti sarfetmekte… Kenan Rifai, Semiha Ayverdi, Meşgure Sargut, Mevlana gibi sufilerden beslenen Cemal Nur Sargut çalışmalarına bu yönde devam etmektedir.
Not: Yusuf Ömürlü’yü anma gecesinin bir mahsulü olan bu röportajı, vefat haberini almış olduğum Yusuf Ömürlü’nün ruhuna adıyorum. Bu röportajın okuyan herkes için diriltici bir etkisi olmasını dilerim. Selam ile…
İnsanın varoluş gayesini açıklar mısınız?
İnsan dünyaya beşer olarak doğar ve beşerlikten, yani hayvaniyet vasıflarından kurtulup insan olma kabiliyetini kazanmak üzere bu dünyada yaşar. Vücuduna, nefsine Allah’ın lütfettiği iradesiyle hâkim olmak derecesine ulaşmak için acı ve sıkıntılardan geçer. Sonuçta insanın, insan olma yolundaki en üst seviyesi; yaratılmışların hepsine hürmet etmek ve Hakk’ı halkta görmek seviyesine ermektir. Ne zaman ki kendisine zor gelene tahammülü ve bunun sevgiliden geldiğini idrak eder öğrenir; hatta hadiselere tahammül etmeyi, beğenmeyi, bazen de daha ileri giderek sevmeyi bile öğrenebilir. O zaman hakiki insan olmuş demektir.
Tasavvuf nedir ve tasavvuf öğretilerindeki amaç nedir?
Tasavvuf; insanın kendindeki hakikati, yani Allah’a ait varlığı, yok olan vücudunda bulma yolundaki gayretidir. Çünkü insanın mutlu olabilmesi için, parça olan vücudun bütün olan Allah’ı hissetmesi, anması ve raptolması gerekir.
Bu yüzden ilk insandan itibaren herkes kendi hakikatini aramış, herkes tasavvuf yoluyla Allah’a varmak ihtiyacını duymuştur.
İslam’da tasavvuf en kâmil noktaya erer, çünkü tevhîd noktasında sadece tek varlığın Allah olduğunu, O’nun vahded-i vücûd olduğunu, yegâne varlık olduğunu idrak eder. Canlı ve diri gördüğü her şeyin O’nunla irtibatlı olduğunu, ölü gördüğü her şeyin de kendindeki yaratanın farkında olmadığı için öyle olduğunu hisseder.
Tasavvufun çok çok değişik tarifleri vardır fakat en güzel anlatma yolu; Hz. Peygamberin yaşam biçimi, eşi ile olan münasebetleri, çevresiyle olan münasebetleridir.
O halde tasavvuf bir felsefe değil, bir yaşam biçimidir. Felsefesi de vardır, çünkü yaşam biçimini anlamak için önce onun felsefesini bilmek gerekir. Fakat asıl özü; Allah’la irtibat kurarak yaşamaktır. Onun için de bir tarifi de; sıkıntı ve bela ânında, kalpte mutsuzluk ve hüzün duymamaktır, denir. Demek ki Allah’la irtibata götüren her şey, insanı tasavvuf yolunda ilerletir.
Aslen branşınız kimya öğretmenliği, tasavvufa yöneliş hikâyeniz nasıl başladı?
Her insan hayatı boyunca kendindeki hakikati arar. Bunu önce dışarılarda arar, sonra hazinenin kendinde olduğunu idrak eder. Birçok öğretmen bulur bu yolda, öğretmenlerin hepsi ona kendindeki anahtarı gösterirler. Sonuçta da kendindeki Allah’a yönelir. Ben de böyle mutasavvıf bir ailenin içine doğdum, çok şükür ki kimyacı oldum, o da bu yoldaki ilerlememde ilmî kısmını destekledi. Çünkü ilim, öğrendiğin her şeyin Allah’la ilişki kurması demektir. Dolayısıyla kimyanın da çok faydası oldu, aslında fizik de okusaydım onun da faydası olacaktı, matematik de okusaydım onun da faydası olacaktı; çünkü bütün ilimlerin varacağı tek nokta Allah’tır. İlimler, maddî ilimler de Allah’tan ayrı değildir, her şey o hakikatin bir parçasıdır. Ailem bana bunu öğretti, ben de ilmimi Allah yolunda kullanmaya çalıştım.
İnsanın ‘ân’ dan kopuşunda zihninin etkisi nasıldır, insanın dinginleşmesi nasıl sağlanır?
Ân çok önemlidir, çünkü zaman ‘ân’ dır. Fakat insan, insan olmak yolunda hayvaniyet kısmı hâkimse; mesela başına gelmiş bir sıkıntı veya belaya takıldıysa ya da birine kızdıysa, öfkelendiyse, vesveseye kapıldıysa bunların hepsi insanı ‘ân’ dan koparır, yani Allah’tan uzaklaştırır. O ânı doğru dürüst yaşayabilmek için, bütün dünya sıkıntıları ve belaları içinde yapanın yaptıranın yalnız O olduğunu, O’ndan başka hiçbir kuvvet-i kudret olmadığını idrak etmektir. O’nu idrak ettiğin zaman, her ân ândasın demektir. Onun için hayvaniyete dönmeyen insan ‘ân’dadır. Ân da olan herkes dingindir, çünkü huzur “Allah’ın huzurunda” bulunmakla alâkalıdır. Allah’ın huzurunda olan dingin, rahat ve dengededir. “Sırat-ı müstakim” İslam’ın en önemli deyimlerinden biridir; Müslüman, gerçekten ancak sırat üzerinde olduğu zaman hakiki Müslümandır.
İnsanın kafesidir kötü alışkanlıkları, onları nasıl terk edebiliriz?
Hattâ esaretidir. İnsan kötü alışkanlıkları sever maalesef. İşte mekruhlar, bu kötü alışkanlıklar çok zevkli gelir, çünkü nefis onlardan zevk alır. İnsanın kötü alışkanlıkları terk edebilmesi için, önce nefsinin haz ve isteklerinin onu kendi yolundan alıkoyduğunu ve hakiki rahata ermesini engellediğini anlaması ve idrak etmesi lazım. Bunun da iki yolu vardır;
- Sille-i Hudâ (sıkıntı ve bela)
- Cezbe-i Rahman (Allah aşkı ve Allah’a çekilme)
Bazen sıkıntı ve belalarla insan bunu idrak eder, bazen de Kur’an’da duyduğu, Mesnevi’de duyduğu bir cümle, mürşidinden duyduğu bir cümle onu bir ânda hakikatine döndürür, bunu idrak eder. Bunu yapan kişi daimî huzur içindedir.
Tasavvuf ehlinin “Allah dertsiz bırakmasın” diye dua etmesinin hikmeti nedir?
İşte bu Sille-i Hudâ’ dır, çünkü “Allah” demeyi unutuyoruz ve hemen ândan düşüyoruz ve maalesef ölü ânlarımız, ölü zamanlarımız başlıyor -ki onlara da “Zaman” demek mümkün değil.
Dolayısıyla tekrar “Allah” diyebilmek için, genel statüde, genel gidişatta illâ bir hadisenin gelmesi gerekiyor. Aslında kötü hadise, dert, çile diye bir şey yoktur; bunları da biz uydururuz.
Bunlar neden oluşur? Çünkü nefsimize ters gelen bir şeyle imtihan oluruz, onu da biz ‘çile’ diye görürüz. Mesela acı bir ilacı doktor hastasına verirken, ona çile çektirmek için vermez; onu sıhhate kavuşturmak için verir. Hasta o ilacı içerken onu çile gibi görür, ama sonunda sıhhate kavuşacağını düşünse, aradaki çileyi görmemezliğe gelir; işte bunu yaşayabilmek lazım.
“Kur’an-ı Kerim’i anlamak için arınmış olmak gerekir” der ehli. Nasıl arınılır?
Kur’an’ın 7 iç manası vardır biz normal halka, 7 batnın üstünde sonsuz mânâsı vardır kâmil insana. 7 derecenin her birinde insan bir seviyede idrak eder. Mesela ilkokul çocuğuna bir şey yaptıracağınız zaman, onu en sevdiği bir şeyden mahrum edersiniz. Kur’an’ı ilkokul çocuğu gibi okuduğumuzda, ondaki yasaklar, cehennemî kavramlar insanı korkutur ve terbiye eder.
Daha sonra, eğer biraz büyümüşseniz sizi üzecek tek şey ailenizi üzmüş olmak olur. İşte insan büyüdüğü zaman, Allah’ı üzmemek için bazı şeyleri yapmaz. Çünkü tek günahın yahut tek bela ve sıkıntının Allah’tan uzak olmak olduğunu hisseder ve böylece insan, Kur’an’da yavaş yavaş derin mânâlar bulmaya başlar. Demek ki bu ‘büyümek’ kelimesi aynı zamanda ‘arınmak’ la alâkalıdır, yani nefsin arzu ve isteklerinden sevgiliye doğru uzaklaştıkça tekâmülü artar. Tekâmül ettikçe de her şeyin mânâsı ona daha derin açılmaya başlar.
Miraç nedir? İnsan, miracını nasıl yaşar?
Miraç; Allah’ın kulundan râzı olduğu noktadır.
Miraca çıkmak için; kul, Allah’tan râzı olduğunu göstermek zorundadır.
Kulun Allah’tan râzı olması; başına gelen her hadisede Allah’ına şükretmesi ve O’ndan hakikaten memnun olmasıyla ve o hadiselerin onun için bir lütuf olduğunu idrak etmesiyle alâkalıdır.
Zira tasavvuf ehlinin çok güzel bir sözü vardır: “Güneş viraneye doğar” diye.
İnsan; kalbi kırıldıkça, yıkıldıkça, insanlara olan meyli azaldıkça, yaratılmışa değil yaratana döndükçe, işte o zaman tekâmülü artar ve güzelleşir. Bu güzelleşme, Peygamberin lütfuyla Allah’a yaklaşmayı sağlar. Peygamber de bu hâlin nasıl olacağını bir bir anlatmıştır miracında bize.
Önce Burak’la Kudüs’e gelmek; sıkıntı ve belaya sabırdır.
Burak; sabrı temsil eder.
Kudüs; halkta Hakk’ı görmeyi ve insanların meşreplerine tahammül etmeyi öğretir.
Yükselmek; insanın derecesinin ve nefsinin tekâmül etmesiyle alâkalıdır.
Meleklerle yükselmek; vücuttaki melekelerinin ‘melek’ gibi olması ve Allah’ın istemediği şeyleri yapmamasıyla alâkalıdır.
Cebrail; cüzî aklı küllî akla raptetmektir. Yani kendi aklını bırakıp, Allah’ın o hadisenin içinde hakikatini gösterdiği idrakle alâkalıdır.
Ondan sonra insan Allah aşkı ile yükselir, artık akıl orada biter ve onun sonucunda gözünü hiçbir yere bakmadan, yalnız Allah’a çevirdiği ânda; Allah, “Kulum, ben senden memnunum sana tenezzül edeceğim, sana eğileceğim” der, yani Allah kulundan râzı olur.
İşte bu zevki Peygamber yaşadığı için, bizler için de istemişler ve biz de namazda; eğer “Ben” diye başladığımız namazı, secdede yok olarak bitirirsek Allah’ın tenezzülünü de hisseder, kendi çapımızda miracımızı yaşarız.
Resulullah’ın “Fakr benim fahrımdır/iftihar vesilemdir” sözünü nasıl anlamalıyız?
Buradaki ‘fakirlik’ aslında bizim anladığımız anlamda ‘fakirlik’ değil. Her şeyin varken, hiçbir şeyin kendine ait olmadığını hissetmektir. Aslında sizle konuştuğum gibi; yani şu ânda Azrail gelse ve “Seni almak istiyorum” dese, gönül rahatlığıyla gidebilecek haldeysek fakiriz. Aksi takdirde, “Aman çocuğum var, o büyüsün öyle geleyim, aman şu işimi de bitireyim, öyle geleyim” diyorsak; biz fakir de olsak, fakir değiliz. Ama bunu yapabiliyorsak, “Geliyorum” diyorsak, “Hiçbir şeyim yok, yalnız sevgilim, sen varsın Allah’ım” diyorsak; multimilyarder olsak, biz dünyanın en fakir insanıyız. İşte Peygamberin, kendinde iftihar ettiği fakirlik budur.
Dinde mezheplerin, tarikatların işlevi nedir? Sanki bu kavramlar ideoloji gibi yaşanır oldu, dindeki radikal hareketlerin sebebi nedir?
“İnsanları birbirinden farklı yarattım” diyor Allah Ayet-i Kerime’de.
- Herkesin meşrebi farklıdır; bir.
- İkincisi; herkeste Allah’ın ismi farklıdır.
Bir arkadaşımın çocuğuna sormuştum; “Allah’ı seviyor musun?” diye,
“Anneanneminkini seviyorum, babaanneminkini sevmiyorum” demişti.
Buradan anlaşılıyor ki; herkesin Allah’ı da farklıdır, herkes kendindeki isme doğru yönelir. Bazı insan için Allah merhamet sultanıdır, bazı insan için de cezalandırıcı, çok büyük bir enerji ve kuvvet-i kudrettir.
Dolayısıyla o öyle anlatır, bu böyle anlatır; işte bu farklılıklardan mezhepler, meşrepler, tarikatlar doğmuştur. Hepsinin özü birdir. Bunlar, farklı lisanlarda eğitim yapan kolejlere benzerler; Fransızca eğitim yapan okul, İngilizce eğitim yapan okul gibidir. Fakat sonuçta aynı matematiği, aynı fiziği, aynı kimyayı öğretirler. Ama sen tutturursan ki “Ben Fransızcadan başka lisan sevmiyorum, diğerlerine tahammül edemiyorum” o zaman ideolojiye döner, kavgaya döner. Ama “Fransızca öğrendim, bir de İngilizce öğrensen ne güzel olur” diyorsan, o zaman birlik ve beraberlik yolundasın. Ya da “Ay ne güzel bak, o da İngilizce olarak bildi aynı şeyi ya da Türkçe olarak anlattı” diyorsan, ya da üç ayrı lisanda üç aynı şey anlatılıyorsa, o özde birliği tercih ediyorsa insan, o zaman o farklılıkları görmez.
Evet, tarikatlara girilebilir, çünkü hepsi bir yolla Allah’a gitmektir. Sen tevazu ehli olursan, Rıfaî olursun; ilim seversin, Kâdirî olursun; ibadet seversin, Nakşibendî olursun. Ama bu senin aynı zamanda diğer tarikatları eleştirmeni gerektirmez. Hepsinden olup, tarîk-i Muhammedî üzre olmayı Allah hepimize nasip etsin.
4 halifeden 3 ü suikast ile öldü, 12 imamdan 7 si zehirlendi ve Kerbelâ faciası. Bu vakalardan neler çıkarabiliriz? Bunlara bakış açımız nasıl olmalı?
Bütün bunlar, olması gerektiği için oldu. Bir kere şehadet, Allah hepimize nasip etsin, çok büyük lütuftur.
Dolayısıyla halifeler de, Hz. Hüseyin de bize şehadet zevkini öğrettiler. Ama dünyada haksızlık vardır; haksızlık vardır, ama haksızlığın sonu Hak’tır. O bakımdan Hz. Hüseyin kendini fedâ etmeseydi; biz hakikati öğrenemeyecektik, haksızlığa hayır demeyi öğrenemeyecektik. Bu fedâ edişte bir acı ve ıstırap görmek yanlıştır.
Hadiseyi şöyle görmek lazım;
Hz. Hüseyin bizim ruhumuzdur, Yezid bizim nefsimizdir. Nefsimiz ruhumuzu her tâciz ettiğinde, her boynunu kesmeye çalıştığında; biz Kerbelâ vakasını vücudumuz içerisinde yaşarız, her hadiseden ders almak lazım. Dolayısıyla bu yolda fedâ, ölmek güzel bir şeydir. Ama haksızlığa hayır demek de çok güzel bir şeydir. Kendi nefsine yapılana susmak, fakat Allah için yapılan hadisede bir yanlışlık varsa ya da topluma zarar verici bir şey varsa, orada mücadele etmek kulun mecburiyetidir. Yalnız tabii kul, bu mücadeleyi kendi meşrebine göre yapar; biz kalemle yaparız, bazısı savaşarak yapar. Burada savaştan gayede; cihat, önce nefsimizi yenmektir. Nefsini yenmeyenin yaptığı hiçbir savaşın başarısı olmaz.
Cinsiyet kavramı hayvanî kavramlardır. Peki, İslam’ın tasavvuf ehlinin ne ataerkil, ne de anaerkil bir toplum amacı gütmediğini görüyoruz. Bu konuyu irdeler misiniz?
Şimdi Allah “Sizi bir tek ruhtan yarattım ve eşini de ondan yarattım” diyor. Buradan anlaşıldığına göre, özde ruhun cinsiyeti yoktur ve hepimizde asıl olan ruh ise aslımızın cinsiyeti yoktur, şeklî değişimler vardır. Dünyada… demin de sorduğunuz gibi… meşrepler, mezhepler varsa; şeklen de kadınlık, erkeklik vardır. Ama içte kadınlık makamı nefistir, erkeklik makamı akıldır; her insanda bu ikisi de vardır.
Akıl da tekâmül etmezse Ebu Cehil olur, nefis de tekâmül etmezse hâşâ Ebu Leheb’in karısı olur; işte ikisinin beraber tekâmül etmesi lazım.
Nefis mutmainne, yani Allah’tan emin olma mertebesine gelince de cinsiyet kalkar. Artık hayvaniyet vasıfları kalkınca; dişilik-erkeklik kalkar.
Yanlış anlaşılmasın; kadın yine kadındır, erkek gene erkektir.
Burada söylemek istediğim; cinsiyet ile meşgul olmak kalkar.
Mesela şöyle bir soru gelebilir:
Kadından mürşit olur mu?
Kadından da, erkekten de mürşit olmaz. Ancak cinsiyet derdinden geçen insandan mürşit olur. Öğretmenin… hattâ okul öğretmeninin bile cinsiyet derdinden uzak olması lazım. Böyle baktığımızda cinsiyeti büyüten de, mutmainneye gelmemiş insanların ayırımlarından başka bir şey değildir. Onun için mutasavvıflar baktıkları zaman ne kadın görürler, ne erkek görürler; insan görürler.
Uzakdoğu felsefesiyle tasavvufun kesiştiği, benzeştiği noktalar mevcut. Bunlara yaklaşımımız nasıl olmalı? Birbirlerinin alternatifi olabilirler mi?
Hayır. Biri ilkokul, biri üniversitede doktora seviyesidir. Uzakdoğu felsefesi de çok güzel bir felsefedir, fakat ilkokul seviyesindedir.
Maalesef bütün dinler de, olduğu gibi; Budizm de yanlış anlaşılmıştır, Hinduizm de yanlış anlaşılmıştır, hepsi de yanlış anlaşılmıştır. Ama zaten doğru anlaşılsaydı bile o devir içinde geçerliydi, bugün kemâl noktasına ulaşmış bir İslam var ortada.
Dolayısıyla artık dönüp ilkokula… yani insan üniversite bitirdikten sonra, tekrar ilkokul okuyacağım demesi kadar abes olur. Ama bu konuda hiç eğitim görmemiş idrak sahibi olmayan kişileri, dünyaya saldığımızda, dini bilmiyor, ahlâkı bilmiyor, edebi bilmiyor, dinimizin güzelliğini idrak edemiyor. Maalesef yaşanan İslam da hakiki İslam olmadığı için, o zaman insanlar Hint felsefesinden, Budistlerden, mesela meditasyondan zevk alıyorlar ve onların hakikat olduğunu zannediyorlar. Bu, işte hiç et yememiş adamın, onun dışında yediği şeyleri et yerine geçirmesi gibi bir şeydir.
Dolayısıyla meditasyon güzel bir şeydir insanı dinlendir, ama hakikat değildir. Çünkü İslam dininde hakiki dindarlık aktif olmakla alâkalıdır. Dinginlikle alâkalıdır, fakat o ruhî dinginliğin aktiviteye dönmesi lazım. Onun için meditasyondan namaza geçmek şart. Meditasyon sadece insanı uyuşturur, ama namaz insanı huzura götürürken aynı zamanda aktif ve hizmete yöneltir. Bu yüzden İslam ibadetleri çok daha üstündür. Lütfen artık tekrar geriye dönüş yapmayalım diyorum ben, çocuklarıma da böyle öğütlüyorum.
Rüya bahsini de açabilir miyiz?
Rüya çok derin bir konudur, misal âlemini anlatır. İnsanın hakikati olan iç âlemiyle şeklî görüntüsü… yani sanki aynadaki aksi gibi olan dünya âlemi arasında, bu iki âlemi birbirine tanıtmak için Allah’ın lütfettiği bir misal âlemi vardır, bu âleme “Rüya âlemi” denir. Burada elle tutup, gözle görmediğin halde birçok şeyi tarif eder, anlatırsın. Aslında hepimizin hakikati o âlemdedir, bu vücutta da sadece akis vardır. Fakat biz bu aksi, yani olmayan şeyi, perde üzerindeki görüntüyü hakikat sanıp öbür hakiki âlemimizi yok sayıyoruz, onun için de ölmekten korkuyoruz. Asıl âhiret bizim içimizdir ve onu da ancak rüya âlemiyle anlayabiliriz. Bu yüzden rüya âlemi bize şunu da öğretir; bütün gün nefsimizle meşgulsek, gördüğümüz rüya Freud’un tâbir edeceği rüyalardır, nefsanî rüyalardır. Fakat ruhumuz aydınlanmış ve kalbimiz nurlanmış ise gördüğümüz rüya bizim hakikatimizle ilgilidir, tâbire muhtaçtır. Çünkü her gece ölürüz, öbür âleme gider ruhumuz; nefsimiz burada kalır. Öbür âlemle ilgili rüyalar sâdık rüyalardır; o, bütün günkü çalışmamızla alâkalıdır.
İnsan-ı kâmil kimdir? Kâmil insanı nasıl bulur insan?
Celâl, cemâl, bütün hadiseleri birleyen, halkta Hakk’ı gören, kimseyi ayırmayan insan kâmil insandır.
Hallâc-ı Mansûr’un;
“Sizi öldürmek isteyenlere kızmıyor musunuz?” dediklerinde,
“Onlar da Allah’ı memnun etmek için beni öldürüyorlar. Niye kızayım?” demesi; işte bütün kâmil insan tarifinin en güzel örneğidir.
Kâmil insan, her hadisenin niçin olduğunu idrak eder; buna “Hikmet” denir, kalbi aydınlanmış ve nurlanmıştır, onun için iki ayrı hadise yoktur, o cezbe-i Rahman’da da, sille-i Hudâ’da da “Allah” der, “Sevgilimin selamı” der. Bu hale gelmiş insan, “İnsan-ı kâmil” dir. Allah hepimize nasip etsin.
İslamiyet’in kelime mânâsı “Teslim olmak” demek. Teslimiyet hâli nasıl ortaya çıkar ve kadere yaklaşımımız nasıl olmalıdır?
Teslimiyet hâli, kendimizi ölçmek içindir. Yani Allah imtihan yapar, bu imtihanda bizim ne olduğumuzu bilir. Tıpkı biz lise öğretmenlerinin yaptığı imtihanlarda, öğrencilerimizin kaç alacağını biraz bilmemiz gibi; fakat çocuğun kendi bilmez. Hadiseler gelir, biz kendimizi kâmil insan sanırken üzüldüğümüzü, mahvolduğumuzu görünce teslim olamadığımızı anlarız.
Kader asla değişmez, ezelde oynanmış, yapılmış, bitmiş; bugün sadece aksetmektedir. Onun için Eflâtun’dan beri her filozof, her mutasavvıf; dünya sadece hatırlama dünyasıdır, yaşanmış bitmişi hatırlama yeri, derler. O halde hadise değişmez, ama hadiseyi yaşama şekli değişir. Yani aynı hadiseyi iki kişi yaşar; biri delirir, biri “Çok şükür, bu bana Allah’ın lütfu” der. Teslim olan kurtulur, zira cennetin kapıcısının adı “Rıdvan/Râzı olan/Teslim olan” her an cennettedir. Cehennemin kapıcısının adı “Mâlik”; “Benim” dediğiniz her şey de sizi cehenneme sokacaktır.
Tasavvuf edebiyatında çok anlamlılık mevcut. Tasavvuf okumalarını sistemleştirmek istersek, bunu nasıl yapmalıyız?
Ana felsefeye göre okursak… şimdi mesela bir yazar vardır; hiçbir şey bilmeden yazarı okuduğunda öyle yorumlar yaparsın ki, yazara anlatınca yazar bile şaşırır. Fakat yazarın anahtarını biliyorsan, yazarın ne gayeyle yazdığını biliyorsan yazarı çözmek daha kolaylaşır ve anlamadım dediğin birçok şeyin anlaşılır hâle geldiğini görürsün.
Tasavvuf bir bilimdir, ilimdir, yaşam biçimidir. Ama önce de bunun bir felsefesi vardır, işte o felsefe tasavvufun anahtarıdır, yani olmamız gerektiği hâli bize öğretir. O anahtar; Hz. Peygamberin yaşantısıdır, Hz. Ali ile Hz. Fatma’nın evliliği ve yaşantısıdır, Hz. Hüseyin’in, Hz. Hasan’ın idraki ve yaşantısıdır.
Bunları anlamaya çalışıp, ahlâk-ı Muhammedî’ yi kendi hayatımıza uygulamaya gayret edersek, bu bize anahtar olur ve o zaman baktığımız her şiirde, yazılan her farklı yazılarda aynı mânânın anlatıldığını görürüz.
Örneğin;
Hz. Mevlana ile ilgili bir Amerikalı Müslüman profesör arkadaşım William Chittick’e sordular:
“Mevlana mı İbnü’l Arabî’ den etkilendi, İbnü’l Arabî mi Mevlana’dan etkilendi?” diye.
İkisi de tasavvuf edebiyatının büyük ustaları… ve Chittick’in verdiği cevap muazzamdı:
“Niye birbirlerinden etkilensinler ki; ikisi de aynı kaynaktan yıkanıyorlar”
Demek ki o kaynağı keşfettiğimiz zaman neyi okursak okuyalım, farklılıklara da bakarsak bakalım mutlaka doğru mânâya doğru yöneleceğiz. En azından kendi idrak etmemiz gerekeni alacağız. Bu bakımdan her şeyi, önce mânâyı çözerek bakmak gerektiğine inanıyorum.
Belli ki bu röportajı Yusuf Ömürlü’nün gecesinde vermişler, diyor ki: Değerli musikişinas Yusuf Ömürlü’yü anma gecesindeyiz. Yusuf Ömürlü’yü tasavvufî bakış açısıyla biraz anlatabilir misiniz?
Yusuf Ömürlü bize Allah’ın bir lütfudur, zira kendisi her konuda örnek olmuş bir insandır. Biz onu Peygamber ahlâkını yaşarken gördük ve şahidiz. Ailesi, ailesine olan hürmeti, saygısı, eşine olan sevgisi, eşinin ona olan hürmet ve saygısı, üç tane harikulade yetişmiş pırıl pırıl insan. Gerçekten; hoca felçli, çok genç mesleğini bırakmak zorunda kalmış, eşine mürşidi tarafından alınmış, temin edilmiş bir örme makinasıyla geçimlerini sağlamış bir ailede biz zevk içinde yemek yedik, hiçbir şeyin eksik olmadığını görürdüm. Ve yüzü gülen felçli bir beyefendiyle karşılaşırdım. Halinden memnun, şikâyet hiç yok, ayrıca da Allah’a şükrediyor, çünkü mimarlıkla geçecek bir ömür yerine hayatta en sevdiği şey olan musiki ile geçmiş bir ömürden bahsetti bu felç sayesinde.
İşte mürşit sahibi insan, başına gelenlerden memnun olma sanatını elde eder. Biz kendisini bu rızâ makamında gördük ve seyrettik, örnek olduğu için de müteşekkiriz. Bu yüzden “Bana bir harf öğretenin kulu kölesi olurum” lafından dolayı, bize öğrettiklerinden dolayı hocamıza teşekkür ve şükranlarımızı sunuyoruz. O, Allah’ın insanlık âlemine bir lütfudur. Ülkesine yaptığı büyük katkıları, musiki âleminde gösterdiği büyük başarıları, besteleri, güfteleri, Kenan er-Rıfaî Hazretlerinin şiirlerine yaptığı besteleri, birçok büyük mutasavvıfa yaptığı besteleriyle, her yönüyle örnek olmuş bir öğretmenden bahsediyoruz. Daha sık anmayı Allah bize nasip etsin.