Çocuk

Bir çocuk vardı yıllar yıllar önce. Yanağında olmasa da gamzesi, gamzedelerin bile yüreğinde gamze oluşturacak bir gülümseme vardı yüzünde. Gülmeden geçirdiği hiçbir anı yaşadım saymaz, sanki hiçbir dert, hiçbir kötülük ona dokunmaya cesaret edemeyecekmiş gibi basardı toprağın bağrına bağrına. Bir cebine doluşturduğu tasoların ağırlığını öbür cebine koyduğu bilyelerle dengeler, gövdesi ve kolu arasına sıkıştırdığı topla hünerlerini sergileyecek boş bir yer arardı sokaklarda. Hiç birini diğerlerinden aşağı tutmaya gönlü el vermese de aralarında en çok futbola düşkündü. Kimseyi bulamasa bile sokaklarda, yalnızlık onu durduracak değildi elbet, bulur bir duvar onunla oynardı topunu. Korkardı büyümekten ama bunun kaçınılması imkansız bir bela olduğunu da bildiği için bu illetten kendini en hasarsız çıkartacak şeyi de yanına almalıydı. Bir gün büyüdüğünde futbolcu olmak istiyordu. Kavurucu bir yaz günü yine koşarken topun ardından ensesine doğru bu dünyadan olamayacak kadar soğuk bir rüzgar esti. Dışından çok içini ürperten bu soğuğun merakıyla döndü arkasına ve göz göze geldi ölümle. Ardından önüne çıkan tüm engelleri yakıp yıkan acı bir çığlık usulca itti onu ölümün kollarına. Daha ne olduğuna anlam bile veremezken, ölüm çoktan simsiyah bir gece gibi örtmüştü üzerini.

Ertesi günün sabahında günün ilk ışıklarıyla çocuk kalktı ölümün koynundan. Canı hala bedeninin içinde avare gezinmekteydi ama ölüm giderken yanında götürmüştü çocuğun dilini ve yüzünü. Aynaya baktığında artık geriye ne gülmekten çizgileri belirginleşmiş yüzü vardı ne de aklının ve kalbinin sözünden çıkmayan dili. Ölüm, hiçbir suç işlememesine rağmen cezalandırmıştı onu bir daha kendini unutmasın, bir daha çocuk olarak kalamasın diye. Yüzünün ve dilinin olmadığını sadece kendisi biliyor, yanına alamayıp da içine gömdüğü çocuğu ne kimselere gösterebiliyor ne de anlatabiliyordu. İnsanlar hangi insan olmasını istese yüzü o insana bürünür hangi kelimeyi duymak istese ısmarlama kelimeler dökülürdü dilinden. Hayata dönmüştü fakat başkalarına dikilmiş hayatları yaşamak üzere. Kimi zaman bol kimi zaman dar geldi üzerine bu hayatlar ama aldırış etmedi hiçbirine. Büyüdü çocuk büyüdü, büyüdü, büyümek istememesine rağmen her geçen gün daha da hızlı büyüdü. Büyüdükçe başka hayatlar geçirdi üzerine, büyüdükçe daha rahatsızdı giyindiği hayatlar, ya daha çok bol geliyordu ya da nefesini kesecek kadar dar. Ah o gömlekler, giydikçe dikenleri bedeni delip çocuğa batan kan ve irinden mürekkep gömlekler. Giydikçe çocuğu çığlık çığlığa ağlatan, küstüren, daha da derinlere saklatan gömlekler. Giderek daha da yalnızlaştıran, feryatları bastıran, dışı serin içi volkan gömlekler…

Zaman ayak bileğinden kavrayıp sağa sola savuruyor, yerden yere vuracak yeni bir zemin arıyordu. Yer, altından kayıp giderken, geçmişten gelen çöplükler sırtından ittirip sürüklerken bir kapı aralandı. Kendiliğinden mi yoksa başkası tarafından mı açıldığını bilmediği kapıya bakmak için sol yanına döndü istemsizce. Yıllar önce ensesinde hissettiği ürpertinin aynısını hissettiren, bir ayağı uçurumdan boşluğa düşmüşçesine korkutan, hiç ummadığı bir yerde tanıdık bir gülümseme gördü kapı aralığından. İşte o gülümseme… Bir onda bir de kendinde olan, ikisini herkesten farklılaştıran, ikisini aynılaştıran o gülümseme. Altında mükemmel bir hüznü sarıp saklayan, görmeyi bilmeyen gözlerden duymayı bilmeyen kulaklardan uzak tutan o gülümseme. O ne kadar gülümsese, dudakları birbirinden ayrılsa o kadar çok açılıyordu çocuğun yarası. Kımıldayamıyordu, kilitlenip kaldı olduğu yerde, gülümseme bir pranga gibi geçmişti ayak bileklerine. Yalvaran gözlerle baktı çevresine, ya biri kapatsındı şu kapıyı ya da alıp götürsündü onu. Dünya dönmüyor, zaman akmıyor, bütün mevsimler aynı uğultuyla bir fırtınanın haberini fısıldıyordu sanki kulaklarına. Allah’ım neydi, onu o kadar güzel gülümseten o hüzün neydi, yoksa o da mı ölmüştü çocukken.

Bu gülümsemenin iki adı vardı çocukta. Birini kendisine sakladı söyleyemedi kimseciklere, diğeri ise ‘’Göçebe Gülümseme’’ idi. Göçebeydi işte, her an kaybolup gidecekmiş gibi, öylesine kazara konmuş gibi, en ufak sarsıntıda kaybolup dağılacak etrafa saçılacakmış gibi. Birçok takvim tükenmiş yenileri konulmuştu masalara ve duvarlara, çok insanlar geçip gitti aradan ve aradaki insanları tükete tükete ulaştı sonunda o kişiye. Çocuk onu tanıyordu ama o çocuktan da çocuğun onu tanımasından da haberdar değildi. Onu tanıdıkça daha çok korkmaya daha çok titremeye başladı, haklı çıkmaktan hiç bu kadar korkmamıştı daha önce. Sonunda hakikatin şamarı inmişti suratına, korktuğu başına gelmiş ve haklı çıkmıştı. O da ölmüştü çocukken… Bu gerçeği öğrendikten sonra daha çok sığındılar birbirlerine, daha çok sahip çıktılar. Kimsenin olmadığı yerlerde kimi zaman bir tepede, kimi zaman dalgaların dövdüğü kayalıklarda, kimi zaman ise hiç kimsenin uğramadığı bir müzede içlerinde sakladıkları çocukları çıkarıp oyunlar oynadılar. Dünyadan bihaberdi onlar, dünya onlardan bihaber, o gülümseme çocuğa cennetten bir haber… Birbirlerinden başka kimse yoktu, birbirlerinden başka kimseleri yoktu, ölüydü onlar ne yapsındı onları diri insanlar. Peki ya onlar ne yapsındı diri insanları, sadece bedenlerini gören, içlerindeki derin kuyuya bakmaya korkan insanları.

O, çocuğa Don Kişot diyordu, Don Kişot… Her ne kadar çocuk buna inanmasa da, inanmak istemese de, ben o değilim dese de inandıramamıştı. O tüm benliğiyle onun Don Kişot olduğuna inanmış ve ya sen farklısın ya da dünyadaki herkes diyordu. Çocuk bu defa Don Kişot olabilirim ama onun savaştıkları sadece yel değirmenleri, onlarla savaşmak kimseye bir şey kazandırmayacak ve sadece beni boş yere yoracak demişti. O ise hala içinde sarsılmaz bir hisle; Don Kişot’ un savaştıkları kötülüklerdi, o kötülükleri görebilecek gözlere sahip olamayanlar onları sadece yel değirmeni olarak görüyorlar demişti. Çocuk daha çetin bir savaşın ortasında buldu kendini bir anda ve durmaksızın devam etti savaşmaya. Yel değirmenleriyle savaştı, boşlukla savaştı en çok da kendiyle savaştı. Mağlup oldu birçok kere, birçok kere yere düştü kanadı dizi. O geldi her seferinde, üfledi dizine, öptü yarasını kalk dedi kalk durmak yok hadi savaşmaya devam. Çocuk her seferinde kalkıp yaralarına aldırmadan devam etti savaşa. İçinde büyük bir korku besliyordu, içini çürüten beynini kemiren bir korku. Bir gün bütün bu savaşların ortasında kendisine savaşma emrini veren, kurumaya yüz tutmuş bir çiçeğe su verir gibi cesaret veren o kişiyi kaybetme korkusu. Bir gün çocuğu kötülüklerle baş başa bırakacak, çıkardığı yükseklikten boşluğa atacaktı. Beklenen gün ölüm gibi geldi ve o , her şeyiyle birlikte çekip gitti Don Kişot’ un dünyasından. Korkaktı çünkü ama ne kötülüklerden ne de savaşmaktan korkuyordu yalnızca Don Kişot’ u kaybetmekten korkuyordu ve kaybetmeyi göze alamadığı için terk etmeyi seçti. Her ne kadar farklı olsa da sebepler sonuç aynıydı sonuçta.

Yel değirmenleriyle baş başa kaldı Don Kişot, sizinle savaşmamın artık hiçbir anlamı yok dedi ve barıştı onlarla. Çocuk, Don Kişot gömleğini de çıkardı üzerinden ve çırılçıplak gezmeye başladı dünyayı. Aylak aylak dolaştı kaç kez döndüğünü bilmeden dünyanın etrafında ve dudaklarında hep aynı yarım kalmış bir şiirin dizesi gibi, sitem yüklü cümleler döküldü; hani değiştirecektik dünyayı… Soluklanmak için durdu en sonunda bir uçurumun kenarında ama durduramadı beynini bir sülük gibi emen düşünceleri. Bir çığlık daha çarptı kulaklarına ve boşluğun yumuşak kollarına bıraktı kendini yılların yorgunluğunu atmak istercesine. Oradan geçen telaşlı bir kuş gördü ve tutundu ona, arkasından gelen diğer kuşlarla beraber başladılar uçmaya. Kuşlarla uçtular uçtular ve dünyayı bilmem kaç kez turlamasına rağmen daha önce hiç görmediği bir dağa ulaştılar, Kaf dağına. Kaf dağında Simurg’ u buldular. Çocuk, Simurg’ un kanatları altına girdi, Simurg’ un kanatları altına girmek kendini aramak demekti ve oradan asla çıkamayacaktı. Ya kendini bulamayacaktı ya da kendini bulduğunda zaten eski kendisi olmayacaktı. Çocuk, Simurg’ un kanatları altından sonsuza kadar çıkamadı.

Ve bir çığlık daha…