Folon
İbrahim Arıkİnsanı içine yaptığı yolculuk kadar keyiflendiren, dinlendiren, dirilten -ki çoğu zaman öldürüp dirilten- başka bir yolculuk var mıdır bilmem. Her gittiğimde bazen ufacık bazen ise taşıyamayacağım kadar hazineyle gerisin geri döndüğüm bir tuhaf yolculuk.
Yine hasretine düştüğüm gizli bahçemin bir o kadar tanıdık bir o kadar yabancı yollarında ne aradığımı bilmeden avare geziniyordum. Bir şeyler arıyordum ama ne aradığımı bilmiyordum. Bu duyguyu bu kadar güzel yapan da bu bilinmezlik bu belirsizlikti zaten. Daha önce binlerce kez geçtiğim yollardan tekrar tekrar geçiyordum. Ama bu defa elimi kolumu bağlayıp beni bu yolculuğa çıkartan bir başkasıydı. İp ile zorla çekiliyor ve sağa sola zorla baktırılıyordum. Yıllardır orada duran şeylerin yeni yeni farkına varıyordum. Şaşkınlıkla kafamı kaldırdığımda ipi tutan adamla göz göze geldim. Kollarımda Bambara dilinden kelimelerle örülü Folon şarkısı, ipin diğer ucunda Salif Keita…
Kimdi bu adam. Dışlanmış bir coğrafyanın kanlı topraklarında yeşermiş bir hayat. 25 Ağustos 1949’ da albinoların şeytani güçlere sahip olduğu düşüncesiyle katledildiği Mali’nin Djoliba kentinde doğan albino bir siyahi… Soylu bir ailenin mensubu olduğu için yaşamasına göz yumulan bir bebek. Eğitimini bitirdikten sonra ilkokul öğretmeni olmak isteyen ama dışlandığı için sınavlara dahi alınmayan bir genç.
Hor görülmüş bir toplumun da hor gördüğü bu adamın müziğe olan aşkı ve tutkusu sardı tüm ruhunu. Ancak yaşamak hakkını bile zar zor elde edebilmiş bu adamın karşısına kaya gibi sert bir tabu daha çıktı. Salif Keita soylu bir ailenin oğluydu ve üst sınıftan olan insanlar müzikle uğraşamazdı. Mali geleneğinde müziği sadece; kabilelerin sözlü tarihini ve geleneklerini kuşaktan kuşağa aktaran, gezici müzisyen ve hikayeci olan “Griot” sınıfı yapabilirdi. Albinoların yaşatılmadığı bir toplumda yaşamayı başaran Salif Keita için tabi ki bu da bir engel değildi. Müziğe aşık olan adam müziğine kavuşmak için düştü yollara ancak bu defa da ailesi tarafından dışlandı. Toplumun iki katı geleneğine başkaldırıp yerle bir etti. Dışlandı ancak asla toplumuna da sırtını dönmedi, dönemezdi. Can suyunu aldığı topraklarını görmezden gelemezdi. Zorlandı, zorlandıkça yeşerdi; taşlandı, taşlandıkça yeşerdi. Büyüdü, büyüdüğü topraklardan aldıklarıyla da meyveler verdi. İşte verdiği meyveler arasından en acısı, en tatlısı; “FOLON”.
İşte elimi kolumu bağlayan, beni geçmişimin ıssız sokaklarına götüren ipin adı; Folon. Anlamını dahi bilmeden defalarca usanmadan dinlediğim, her sözcükte Salif Keita ile aynı yerden kanadığım, aynı yerden acıdığım şarkı. Peki neden bu şarkı her seferinde beni geçmişe götürüyor beni hüzünlendiriyordu. Bu merakımla kelimenin anlamına baktığımda anladım; Folon, geçmiş demekti. Anlamını bilmesem de söyleyen kişi kelimelerin içine sesiyle yokluğun dizelerini fısıldamış, geçmişi haykırmış, geçmişin bizzat kendisini saklamıştı. Bunu farkettiğimde zihin duvarımda çınlayan bir ses daha duydum o sırada. Ne demişti bir dost; “Hiç bir ruhun hiç bir bedende boş yere bulunmayışı gibi, hiç bir mana da hiç bir kelimede boş yere bulunmaz”. Bu şarkı ruhların bedenlere, anlamların kelimelere, hislerin sese sirayet edişinin en somut örneği oldu benim için. Kime dinlettiysem bu şarkıyı, kirpiklerine geçmişin buğusundan bir parça bulaşmayan kimseyi görmedim. Herkesin gördüğü geçmiş farklı olsa da duyduğu hüzün aynıydı.
Kültür farklı olsa da, coğrafya, dil, din, ırk, renk farklı olsa da duyguların çağıl çağıl aktığı yer aynı kaynaktır. Gözyaşlarının aktığı yer, hüznün yaktığı yer aynı kaynaktır. Renklerin, ırkların üstünde tek bir kavram vardır. Çoğulların üstünde çoklardan da çok tek bir tekil vardır. Afrika’da kanayana Anadolu’da ağlatan, Anadolu’da güldürene Asya’da sevindiren sınırsız, çizgisiz sonsuz bir hakikat, metrukların metruku “İnsan”.