Geçmişe Hitap

Bitti hikaye. Geçti gitti kabuslar, karabasanlar…Dönemediği bir yolun sonunda artık. Bitti hikaye. Geçti gitti uykusuzluklar, edilmeyen özürler, sözler, akan gözyaşları, edemedikleri, eyleyemedikleri… Geçti gitti.

Oysa ne çok dua ile çıkmıştı anlatması güç, yaşaması daha güç bu hikayenin yoluna. Kalbi avucunda gezecek kadar mert günlerdi o rüzgarı arkasına aldığı zamanlar. Rüzgar değil sam yeliymiş…Şimdi adım adım yürüdüğü darağacına bakarken elinde küçük bir çantayla günün ilk ışıklarında şehre yabancı bir çocuğun gelişini hatırladı. Zayıf, çelimsiz “kara çalılar gibi yerden bitme bir çocuk”. Sesi henüz oturmamış, bakışları ürkek…Fakat söz vermişlere özgü bir kararlılığı vardı adımlarında. Başını kaldırıp baktığı gökyüzü gönlüne açılıveriyordu sanki. Çığlık çığlığaydı martılar. Hikayenin sonunda birkaç adım sonra çıkacağı darağacına çıkmadan önce bir umut yine o çığlık çığlığa martıları görmek umuduyla bakışlarını kaldırdı gökyüzüne. Martılar yoktu ama masmavi bir gökyüzü ve henüz yükselmeye başlamış pırıl pırıl bir güneş vardı. Ne çok benziyordu Orhan Veli’yi de mahveden o güzel havalara.

Çocuk sevinçliydi. Şehirdeydi ve mutluydu. Buradan elini uzatıp çocuğu durdurmak ister miydi? Hemen geri gelmemesine geri dön demek? Darağacının basamaklarını çıkıyordu. Durmasındı çocuk da. O durmasındı ki şimdi çıktığı şu yolculuk tamamlanabilsindi. Çocuk yürüdü gitti.

Kendisi de basamakları çıkmaya devam etti.

Darağacının gölgesi vuruyordu beton zeminin üstüne. Şimdi buradan bakınca o gölge sanki çocuğun şehre binip geldiği otobüse kadar uzanıyordu. Sonu mu baştan belliydi, başı mı sondan belliydi kafası karışırdı başkası olsa. Onun karışmadı ama. Teslim olmuştu o çoktan. Kabullenmişti artık.

Geçirdiler boynuna ilmeği. Usul dediler ve sordular son bir sözü olup olmadığını. Baktı onlara. Ama onlara değil, o çocuğa bakar gibi baktı. “Çocuk” dedi. “Çocuktan özür dilerim.” Sesi bambaşka bir dünyadan konuşuyormuş gibi geliyordu. Anlamayan insanlara özgü bakışlar toplandı üzerinde. Kiminde alaycı bir gülümseme, kimisinde de aklını kaybedenlere acımaya benzer bir acımsama… Çocuk kimdi, özür neyin özrüydü? Ama o devam etti: ”İhanet ettim ona. Umutlarına, gözyaşlarına, ettiği dualara, çabalarına, kaybettiklerine, kazandıklarına, düşüp kalkmalarına, elinde tuttuğu kalbine… İhanet ettim. Affetsin beni çocuk. Tutamadım elinden. Tuttuğumda da yanlış tuttum. Kırdım döktüm, günah ettim, ah ettim. Çocuk beni affetsin. Affetsin çünkü bir daha dünyaya açmamacasına kapayacağım gözlerimi onun gözleriyle açmak istiyorum. Başka çaresi olmayan bir adamı affeder gibi değil ama. Pişman olmuş ve nedamet getirmiş bir adamı affetsin. Bitti hikayemiz çocuk! Beni Affet…”