Hikayemsi
elif ayhanÇok esaslı adamdı Malik. Ama değişik huyları vardı.
Evden gelince anahtarı iki tur çevirir öyle koyardı cebine.
Selam vermez, oturur gülümserdi. Tebessümü “nasılsınız?” sorusuna müspet cevap verdirecek kudretteydi sanki. Biz de gülümserdik.
Çayı yarım şekerli içerdi. Önce üfler sonra kırardı. Kendi halindeydi, bundandır musallat olanı bitmezdi.
‘Çok mu fark ediyor ha bir ha hiç’ derdik.
“Fark ediyor tabi kardeşim; Hiç yarımla bir, birle hiç, bir olur mu?” derdi.
Bi halt anlamazdık. Hasan ile Salih şekeri attık da getirdik diye çay verdilerdi buna, iki dikişte bitirmişti çayı. “E abi fark etmiyormuş işte şeker atmamıştık” demişlerdi. İki gün suratlarına bakmadı. Üçüncü gün Malik’i aşarmış. “Bi çay koy da gel, şekeri ben atarım” dediydi Salih’e.
Öyle açıktan affettim demez erkekler. Şekeri ben atarım derler.
Çok naif adamdı ama değişik huyları vardı işte. Salih ile paylaştığı odada yatmazdı misal. Salondaki çekyatta yatardı. Bazen de yerde uyurdu. Birkaç kere ben yakaladım.
Biriyle kalamıyormuş, çok konuşuyormuş kafasından sıçrayıp Salih’i uyandırabilirmiş. Hem sonra gece kalkıp karanlıkta eşyaları izlermiş; Salih kalkıp korkabilirmiş. Bunları ciddi ciddi anlattı; Salih ‘abi rahatsız mı oluyorsun?’ diye üçtür diretince.
Gülemedik. Şaşıramadık. Normalmiş gibi yaptık. İnsanoğlu en çok normalmiş gibi yapar.
Çok okurdu Malik. Sonraları fark ettik, neredeyse hiç uyumazdı. Günde dört saat; o da sağlam bir taş çatlarsa. Konuşmaları hep okuduklarından cümlelerdi. Yeni bir cümle konuşmak çok sakıncalıymış. Sesler uzayda bir yerde kıyameti bekliyormuş. Söylenmiş olanları söylemek; söylediğin söylenmişlere bağlı olarak korkaklık veyahut saygı demekmiş. Bir gün nasihat ettiydi, orada anlattı bunları. Kendi cümleleri zannediyorum.
Bir gece mutfakta ikinci paketi açıyordum, çıktı geldi. Dedi ‘hayırdır?’, dedim ‘hayır mıdır?’. Dedi ‘uzat bi dal’, dedim ‘buyur yak abi’. Çok yaş farkı yoktu aramızda ama insana abi dedirtir bir bakışı vardı Malik’in. O gece ‘sevmek en çok şerefin hakkı’ demişti. ‘Şeref kim lan?’ demiştim, içimden. ‘Yoksa Nebahat’a mı sevdalı şeref yoksunu Şeref?’, içimden. İçimi okurmuş gibi yapardı bazen de, gülümserdi.
Ne dediğini çoğunlukla anlamazdım da tesellisi bir şekil sirayet ederdi adamın gönlüne. O konuşunca tüm dertlerimden utanırdım sanki. Hiç konuşmayandan korkmazdım da az konuşan her zaman korkuturdu beni. Malik korkunç bir herifti. Sanki yıllar evvel düşmüş bir uçağın davası çoktan kapandığı için bulunmasının abes olduğu ama inatla yine de bulunmayı bekleyen kara kutusuydu. Sanki, uzayda birinin yakasına yapışmayı bekleyen bir ‘Davud’ sesiydi.
Bir keresinde ağlarken yakaladım. Bayram ertesiydi, daha kimse gelmemişti ev halkından. Bizimkiler bayramın ikinci günü köye yollanınca ben de erken dönmüştüm, ekmek teknemin kiralığına. Malik bayramlarda eve gitmezdi. Malik bayramlarda evdeydi. Malik’in tek evi orasıydı. Malik aslında evin içindeki evsizdi.
Dedim ‘abi hayırdır?’. Dedi ‘hayır mıdır?’. Dedim ‘noldu, anlat hele’. Sevdiği varmış. Kırk gün et yemezse onu sevmesiyle baş edemeyeceğinden telaşlanmışmış, kalbi haddini aşarmışmış, bugün otuz yedi gün olmuşmuş. İki iskender söyledik, köşedeki dönerciden. Gene çok yemedi. ‘İlaç niyetine’ dedi.
Ne zaman değişik sanılabilir bir sıkıntım, sorunum, sorum olsa Malik’in çalıştığı dükkâna gider, iki çay söyler, şekerini kırardım.
Bir keresinde ‘Mutluluk nedir?’ diye sorduydum.
“Oğlum sana ne lazım?” demişti.
‘Abi bana ne lazım? Sen söyle’ demiştim. Adamı sorduğu sorudan utandıran ama altında ne yattığını merakla beklettiren o gülüşünden giyindi yüzüne.
“Evvela ‘sana ne lazım olduğunu bilmek’ lazım sana.”
‘Haydaa..’
Başka bir sefer ‘Abi sevmek nedir?’
“Bazı şeylerin nedir’i yoktur. Nasıl’ı vardır. Nedir’ine kadar doyurur bir nasıl’ı vardır.”
‘Nasıl yani?’
“Haydaa..”
Şekeri kıramamaktan toz ettiğim günün birinde, ‘Malik abi, gerçek nedir?’
“Ben değilim Ayhan.”
“Ben değilim.”
Malik, benim sahrada gördüğüm seraptan va-hanın başında yalın oturan adamdı. Malik aklım dışındakilere laf geçiren hatibimdi. Malik, kendine bile malik olamayan esaslı bir adamdı.
Hasan evlendi. Salih asker oldu. Şeref çok hakkaniyetli çıktı. Ben Nebahat’ın kır düğününde, papatyadan bir gelin tacı oldum.
Evi dağıttık. Ev sahibi çok insaflı çıktı, depozitoyu iade etti. Üçe böldük. Kendime bir iskender ısmarladım. Bu sefer tiryaksız kaldım ama tabağı iyice sıyırdım. Ve Malik’ten bir daha haber alamadım.