İkinci Doğum Yerim Bâb-ı Âli: Mehmet Nuri Yardım ile Sohbet
ertuğrul ertürkBabıali’nin üretken ismi, usta gazeteci-yazar Mehmet Nuri YARDIM…
Enerjik yapısı ve mütevazı kişiliğiyle dikkat çeken değerli yazarımız inceleme, söyleşi, hatırat, hikâye, mizah, derleme, biyografi gibi edebiyatın birçok alanında eserlere imza attı. Muhabirlik, musahhihlik, editörlük, röportaj ve köşe yazarlığı yaptı. Edebiyatımızda ihmal edilen kişi ve durumları eserlerinde işlemeye gayret gösterdi. Dersimiz Edebiyat, Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları, Edebiyatımızda Hüzün, Kayıp İstasyon, Sefer Tası, Tarihimizin Güleryüzü, Edebiyatımızın Güleryüzü, Mizahın İzahı, Ziya Osman Saba, Safiye Erol, Yazar Olacak Çocuklar… eserlerinden bazılarıdır. Yazarımızla edebiyat dünyası ve kültür dünyamız hakkında faydalı olmasını temenni ettiğimiz bir röportaj gerçekleştirdik.
Edebiyatla ilgili ilk kıvılcım ne zaman ve nasıl oluştu? Çevrenizin bu konuyla ilgili etkisini söyleyebilir misiniz?
Benim kitapla, edebiyatla, okumayla ilk ilgim ilkokul yılarında başladı. İlkokul 4. Ve 5. Sınıfta öğretmenimiz olan Tevfik Yargıcı beyin teşvikleriyle tavsiyesiyle ve yönlendirmesiyle başladı. Hakikaten o yıllarda kitaba karşı büyük bir sevgi doğdu içimde. Hocamızın yönlendirmesiyle kütüphanelere gitmeye başladık, kitapevlerine uğramaya başladık, kitaplar almaya başladık, okumaya başladık. Ömer Seyfettinleri, Kemalettin Tuğcuları, Refik Halitleri, Reşat Nurileri o yıllarda okumaya başladım yani o tohum o yıllarda atıldı. Tabi ben bunu büyük ölçüde rahmetli Hocam Tevfik Yargıcı’ya borçluyum onun telkinleri ve tavsiyeleri olmasaydı herhalde bu kadar edebiyat dünyasının içinde yer almayacaktım. Dolayısıyla hocamızı rahmetle ve minnetle anıyorum ve biliyorum ki bütün öğretmenler idealisttirler ve öğrencilerini kitaba, kültüre, edebiyata yönlendiriyorlardır.
Daha çok hangi türde eserler okuyordunuz? Sizin en çok etkileyen kitap hangisiydi?
Doğrusu ilkokul yıllarında okuduğum kitaplar hikâye ve roman tarzında olan kitaplardı. Adını andığım yazarların yanı sıra Türk klasiklerini okudum, Batı klasiklerini okudum, İslam klasiklerinden filozof Beydeba’dan tutun Sadi’nin Bostan ve Gülistan’ına kadar bütün bu eserleri okudum. Tabi hikâye ve roman tarzı anlatı türündeki, nesir türündeki kitaplar ilgimi çekti. Şiir daha sonra… Şiirle de 13 yaşından itibaren ilgilenmeye başladım ve 13 yaşında yazdığım bir şiir İstanbul’da da bir gazetede yayınlanmıştı. Tabii ki teşvik çok önemlidir doğrusu ailem o konuda beni belki çok fazla teşvik etmedi ama engelde olmadı bir bakıma derslerime yardımcı olduğu için kitap okuduğuma da sevindiler diyebilirim ama özellikle teşvik eden öğretmenlerimdi onları unutmak mümkün değil. Fakat ben anne ve babaların genelde çocuklarını okumaya yönlendirmek istediklerini düşünüyorum. Bunu da faydalı buluyorum.
Bende Yeri ayrı dediğiniz yazarlar hangileridir?
Aslında bazı yazarlar gibi edebiyatımızı bir bütün olarak görüyorum bütün romancılarımızı hikâyecilerimizi şairlerimizi seviyorum fakat daha ilkokul yıllarından itibaren okumaya başladığımız Kemalettin Tuğcu’nun gönlümdeki yeri farklıdır çünkü bize merhameti, sevgiyi, dostluğu, yardımlaşmayı anlatmıştı. O bakımdan Kemalettin Tuğcu’yu unutmak mümkün değil. Ve yıllar sonra Türkiye Çocuk Dergisinde müdürlük yaptığımda da kısmet oldu Kemalettin Tuğcu’nun hikâyelerini yayımlamaya başladık. Dolayısıyla Kemalettin Tuğcu gözümde ve gönlümde müstesna bir yere sahiptir. Tabii sadece Kemalettin Tuğcu’yu değil Ömer Seyfettin‘i de çok sevdim. Onun hikâyeleri de ruhuma hitap ediyordu. Refik Halid’in Memleket Hikâyeleri’nde geçen Eskici diye bir hikâyesi vardır ki mükemmeldir. Gurbette vatan sevgi hisseden bir yaşlı Türk ün özlemini gözyaşlarını içerisinde okursunuz. Dolayısıyla o yazarlar ve diğerleri Mehmet Akif, Peyami Safa, Yakup Kadri, Halide Edip daha sonra Cemil Meriç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal bütün bunlar bizi besleyen adeta irfan çeşmeleridir. Ben onlardan toplum olarak hepimizin çok istifade ettiğini düşünüyorum. Arif Nihat Asya’yı okuyunca Bayrak sevgisi, Orhan Faik Gökyay’ı okuyunca Vatan Sevgisini, Namık Kemal’i okuyunca hürriyet sevdasını, Mehmet Akif ile memleket sevgisini öğrendik. Çanakkale Şiiriyle o Çanakkale’nin nasıl kazanıldığını öğrenmiş olduk. Dolayısıyla şairler ve yazarlar bizim millet olarak ayakta durmamızı sağlayan en önemli unsurlardır. Nitekim 15 Temmuz’da da yaşadığımız o büyük destanda da şairlerimizin şiirleri sabahlara kadar tutulan nöbetlerde okundu. Arif Nihat Asya’nın, Dilaver Cebeci’nin, M. Akif Ersoy'un, Sezai Karakoç'un şiirlerini gönlünden okudu yaşadı ve hissetti.
Yazmaya Ne zaman karar verdiniz? Bu doluluğu ne zaman hissettiniz?
Doğrusu 10, 11 ve 12 yaşlarımda da bol bol okudum 13 yaşında şeytanın bacağını kırarım diyerek kaleme sarıldım. Şiirimi yazdım ve o şiir yayınlandı. 13 yaşında Siirt’te yaşayan bir çocuğun şiirinin bir gazetede yayınlanması beni büyük bir sevince sürüklemişti. Sonra Kendime bir vazife biçtim ‘sen yazmalısın’ diyerek hikâyeler, denemeler, makaleler yazarak devam ettim. İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandıktan sonra da daha profesyonel bir yazma macerası oldu. Ama ortaokul ve lise yıllarımda duvar gazetesi hazırlıyordum. O gazetenin hikâyesini ben yazıyordum, röportajını ben yapıyordum, şiirini ben yazıyordum hatta karikatürünü bile ben çiziyordum. Arkadaşlardan yardım istiyordum aslında birlikte çıkaralım diye ama hiçbiri yanaşmıyordu. Ben de tek başıma hazırlıyordum. Ancak o hiç yardım etmeyen arkadaşlarım gazeteyi baştan sona okurlardı, teşekkür ederlerdi ama yardım etmezlerdi. Ben de hiç ses etmedim azimle ve gayretle çıkarmaya devam ettim. O gazeteyi 2 yıl kadar çıkarttım. 23 yıllık gazeteciliğimin temelleri orada atıldı belki de.
Daha çok hangi türde eser yazmak size daha iyi hissettiriyor?
Herkesin bir tarzı ve eğilimi var. Daha çok araştırma-inceleme tarzında eserlere meylettim. Elbette hikâyeler biyografiler yazdım ancak araştırma inceleme çok geniş bir alan Edebiyatımızın Güleryüzü, Tarihimizin Güleryüzü, Mizahın İzahı bunlar mizah alanında üçlemedir. Bunların üstüne Unutulmayan Edebiyatçılarımız, Dersimiz Edebiyat, Kalem Efendileri (portre yazılarından oluşuyor), Edebiyatımızda Hüzün (Genç yaşta vefat eden şairler ve yazarlardan oluşuyor) böyle çok geniş bir alanda çalışmalar yaptım. Sefertası ve Halim Selim Efendi benim hikâye ve hatıralardan oluşan iki kitabım. Bir de çocuk romanı yazdım onda da kendimi anlattım. Çocukluğumdan 18 yaşıma kadar olan yaşamımı Yıldızlarla Uyumak isimli romanımda dile getirmeye çalıştım. Çalışmalar devam ediyor. Bazen gazete yazılarımı topluyorum yeni bir araştırma yapıyorum. Bugünlerde Kültür A.Ş.’den yeni bir kitabım çıktı 100 Yayınevi diye. Türk yayın hayatında yer alan önemli 100 Yayınevini ele aldım ve değerlendirdim. Önemli bir kitap oldu çünkü o alanda daha önce hiç kitap yazıl-mamış ufak tefek araştırmalar olsa da derli toplu bir kitap yoktu. Şu anda da farklı çalışmaların içindeyim. Yazarların, araştırmacıların tezgâhı boş durmamalı sürekli bir şeyler üretmeliler ben de bu gayret içindeyim.
Hocam sizde biraz da görülmeyeni göstermek gibi bir amaç var.
Haklısınız. Bu konu benim en çok ilgimi çeken konu. Medyatik, meşhur popüler isimler yerine daha çok kenarda kalmış unutulmuş şahsiyetlerle ilgili biyografi, portre yazıları biyografi kitapları mesela Safiye Erol, Cahit Örey, Refik Halit Karay, Ziya Osman Saba kitapları… Çok doğru söylüyorsunuz. o tespitiniz doğru daha çok tanınmayan bilinmeyen keşfedilmeyen şahsiyetleri araştırıyorum. Bu beni daha çok mutlu ediyor. İsim vermeyeyim ama bazı yazarlar var ki nerdeyse her yayınevinden o yazarlarla ilgili kitaplar çıkıyor. Bana göre öyle bir kitap yayımlamanın bir anlamı yok. Keşfedilmemiş, kenarda duran ama çok değerli yazıları ve fikirleri olan şahsiyetleri hatırlatmak ve öne çıkarmak edebiyata asıl hizmet budur.
Şiir yazmaya çalışanlar herhangi birinin etkisinde kalmama bahanesini ileri sürerek Üstatları es geçiyor.
Üstatlar es geçilemez. Mutlaka okunmalı, bilinmeli, şiirleri ve yazıları ele alınmalıdır. Çünkü üstadlar okunmayınca iyi edebiyat yapılamaz. Önce çırak olunur sonra kalfa sonra usta olunur. Bu marangozlukta da böyledir terzilikte de böyledir edebiyata sanatta ve kültürde de böyledir. Genç bir şairimiz üstadları okumak mecburiyetindedir. Çünkü onları tanımadan usta olunmaz. Bugün Şeyh Galip’i, Yahya Kemal’i, Mehmet Akif’i, Faruk Nafiz Çamlıbel’i, Asaf Halet Çelebi’yi, Ziya Osman Saba’yı okumamışsa, Sezai Karakoç’tan habersizse, Arif Nihat Asya’nın adını duymamışsa Cemal Süreyya’dan Turgut Uyar’dan Bekir Sıtkı Erdoğan’dan bir mısra okumamışsa bence o karde-şimiz iyi şair olamaz. Yani özetle şunu söyleyeyim bir kişi hangi düşünce sahip olursa olsun hangi dünya görüşüne eğilim duyarsa duysun kendi dünya görüşüne mensup olan şairleri çok iyi okumalıdır, külliyatlarını taramalıdır hatta bazı şiirlerini ezberlemelidir. Ondan sonra oturup şiir yazmalıdır aksi takdirde çok sığ ve basit kalır. Yoksa yazdıkları şiire değil manzumeye benzer. Manzume daha basit bir ifade şeklidir. Sadece şiir değil hikâye, roman, makale, biyografi yazan kısacası eline kalem alan herkesin üstadları okuması gerektiğini düşünüyorum ve buna can-ı gönülden inanıyorum. Tabiki iyi hikâyeci, iyi romancı olmak isteyenler iyi romancı ve hikâyecileri okumalıdır. Hikâye yazmaya başlayan kardeşimiz Refik Halit’i okumamışsa, Sait Faik’ten haberi yoksa Ömer Seyfettin’den 5-10 hikâyeyi lezzetle okumamışsa ve günümüzden Rasim Özdenören’i, Mustafa Kutlu’yu ve diğer hikâyecilerimizi okumamışsa bu kardeşimiz iyi bir hikâyeci olamaz. Hem batılı hem yerli edebiyatçıları okuyacak. M. Şevket Esendalı es geçemez, Ahmed Mithat Efendi görmezden gelemez. Kısacası eski ve yeni usta hikâyecileri okumalıdır. Okumalı ki onlara imrensin onlar gibi yazmaya çalışsın. Önce çırak sonra kalfa sonra da usta olunur.
Okuma konusundaki seçicilik nasıl olmalı?
Doğrusu ben konuda kısıtlama getirmiyorum. Gerek yazı editörlük kursundaki öğrencilerime gerek benden fikir almak isteyen gençlere ve okurlarıma öncelikle okuyun bir şeyler okuyun ama ben ille de şu yazarı okuyacağım diye de kendinizi şartlandırmayın. Herhangi bir isim tavsiye edildi size beğenmediniz bırakın o kitabı. Okumak zorunda değilsiniz yüzlerce binlerce şair yazar ve hikâyeci var. Dolayısıyla bir şair yazar bizi sıkıyorsa onun eserlerinden bir lezzet almıyorsak kendimizi zorlamayalım. Çünkü kendimizi zorlarsak kitaptan soğuruz. Bizi saracak ve etkileyecek edebiyatçılarla yola çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Sevdiğimiz yazarları okuyalım. Peki nasıl bulacağız sevdiğimiz yazarı? Tavsiyelere kulak verelim, kitapçıları dolaşalım, kütüphaneler gidelim, kitapların arka kapağına bakalım, içini karıştıralım. Yani kendi elimizle arayıp bulalım okuyalım.
Romancılar Konuşuyor isimli kitabınızda önemli roman ustalarıyla konuşmamıza vesile oldunuz. Yakın zamanda roman türünde eser neşretmeyi düşünüyor musunuz?
Doğrusu ben romancı değilim. Roman yazmak hakikaten kolay değil. Romancılarla çok dostluğum oldu oldu. Yerli yabancı çok roman okudum. Üstatları okudum. Ve buna cesaret edemedim ama minik bir cesaretim oldu çocuk romanım Yıldızlar Uyumak hatırat da diyebiliriz. Hem hatıratım, hem özgeçmişim hem de bir bakıma çocuk romanı oldu. Yetişkinlere yönelik normal bir roman yazabilir miyim şu an için bir şey diyemem Ya Nasip diyelim.
Eserlerinizdeki dil anlayışını tahlil edebilir misiniz?
Doğrusu ben Türkçeye âşık birisiyim. Yani Türkçeyi çok seviyorum. Türkçeyi bütün zenginliğiyle seviyorum eski yeni ayrımı yapmadan yaşayan Türkçe’nin bütün kelimelerini kullanmak gerektiğini düşünüyorum. Yeni kelimeleri aforoz etmeye hakkımız yok. Kulağımıza hoş geliyorsa kurallarımıza uygunsa bütün kelimelere gönül kapılarımızı açmalıyız varsın içeri girsinler. Zaten okuyucu kelimeleri severse barındırırsa devam eder giderler eğer olmazsa onlar da kaybolurlar. Baştan kısıtlayıcı tavra girmenin doğru olmadığı kanaatindeyim.
Özgür bırakalım yani.
Özgür bırakmalıyız ama iki şartım var:
Bir: Türkçe kurallara uygun olacak,
İki: Kulağa hoş gelecek, ahenkli…
Mesela nümaileyh diye bir kelime… Bizim eskiden kullanılan bir kelime ama bugün insanlar bunu bilemeyebilir. Sohbet güzel bir kelimedir illa söyleşiyi söyleyeceğiz diye tutturmayalım. Mana güzel bir kelimedir anlam kelimesini kullanalım da mana kelimesini unutalım demeyelim. İkisi de bizim zenginliğimiz. Bize ait. Türkçeyi bütün zenginliğiyle, derinliğiyle ve genişliğiyle kullanalım. Zaten zaman içerisinde bazı kelimeler ölüyor.
Sonuçta Dil Canlı…
Dil canlı çünkü. Abdulhak Hamit Tarhan’ın, Ahmet Mithat Efendi’nin, Ziya Paşa’nın, Namık Kemal’in kullandığı kelimelerin bir kısmı bugün yaşamıyor. Kullanılmıyor unutuldu gitti. Cenap Şahabeddin’in mesela.. Ama yaşayan kelimeleri var. Dolayısıyla bizim de öyle olacak bugünkü bazı yazarların kullandığı kelimelerin bazıları yaşamış olacak bazıları da unutulmuş olacak. Bu son derece tabiidir. Dediğiniz gibi dil canlıdır. Bazı kelimeleri yaşatır veya zamana direnmiyorsa o kelimeler onlar da ölür ve kelime mezarlığına defnedilirler.
Hocam çocuk edebiyatının da üzerine çok düştüğünüz görülüyor. Yazar Olacak Çocuklar, Şair Olacak Çocuklar, Romancı Olacak Çocuklar ve Yıldızlar Uyumak bu kategoriye giriyor. Bu eserler çocuklarımızı okumaya yazmaya teşvik edici eserler gibi duruyor. Ülkemizde çocuk edebiyatına yeterli eğilim var mı?
Aslında çocuk edebiyatı çok önemli, değerli… Çocularımıza edebiyatı sevdirmemiz için bu alana mecburen kaymak zorundayız. O yüzden benim ilk kitabım Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları isimli araştırmamdır. Orada belli başlı bütün şair ve yazarlarımızın yazmaya nasıl başladıkları anlatılıyor. İlk maceraları serüvenler onları kimler teşvik etmiş… Ben çocuk edebiyatçısı değilim ama bu alanda çalışmalar yaptım. Sadece çocuk edebiyatıyla ilgilenen yazarlarımızda var. Çocukları da çok sevdiğim için o konuda da çalışma oldu en azından masallar yazmasam da yazarlarımızın çocukluk dünyalarını anlatmaya çalıştım ki bugün okullara giden yavrularımız okusunlar ve heveslensinler. Adı geçen eserler böyle ortaya çıktı. O kitapları okuyup da yazı yazmaya heveslene birçok çocuğu duyuyorum bu beni çok mutlu ediyor.
Sadece şiir değil hikâye, roman, makale, biyografi yazan kısacası eline kalem alan herkesin üstadları okuması gerektiğini düşünüyorum ve buna can-ı gönülden inanıyorum. Tabii ki iyi hikâyeci, iyi romancı olmak isteyenler iyi romancı ve hikâyecileri okumalıdır. Hikâye yazmaya başlayan kardeşimiz Refik Halit’i okumamışsa, Sait Faik’ten haberi yoksa Ömer Seyfettin’den 5-10 hikâyeyi lezzetle okumamışsa ve günümüzden Rasim Özdenören’i, Mustafa Kutlu’yu ve diğer hikâyecilerimizi okumamışsa bu kardeşimiz iyi bir hikâyeci olamaz.
Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları isimli eseriniz çok özgün pek örneği olmayan bir kitap. Bu kitabınızı biraz değerlendirebilir misiniz?
Doğrudur. İlk göz ağrım, en sevdiğim kitaplarımdan. Doğrudur, pek örneği yok. MEB tarafından tavsiye edildi. Çağrı yayınları 9.baskısını yaptı. Çok fazla basılıp çocuklarımıza ulaştı. Edebiyata sevgimden ve ilgimden ötürü o kitabı hazırladım. Dedim ki yazarlarımızın edebi dünyası nasıl bu işe nasıl başladılar.
Sefertası kitabınızda kendi yaşamınızdan kesitler sunuyorsunuz. Hikâye ve anı türüne birbirine eklemlemiş gibisiniz. Bu eserden bahsedebilir misiniz?
Hikâyeci olmak gibi bir iddiam yoktu ama çocukluğumda ve gençliğimde bazı hikâyeler yazmıştım alt yapısı var yani. Sonra bazı hatıralar ortaya çıktın. İnsan belli bir yaşa gelince hatıralarını kaydetme hissi ortay çıkıyor. Özellikle çocukluk ve gençlik hatıralarını… Ben de bu vesileyle ufak ufak hatıra ve hikâye yazmaya başladım. Güzel bir karışım ortaya çıktı. Kurgu ve birebir yaşanmışlıklar var. Benim ilk hikâyelerimi de rahmetli hocam Mehmet Kaplan beğenmişti. Oradan aldığım cesaretle bazı hikâyeler yazmaya başladım. Bu arada annemin sefertasına yemek koyuşunu benim o sefertasını babamın işyerine götürüşüm kendisi de ayakkabıcıydı. O aradaki münasebetler, diyaloglar, sevgisaygı ekseni… Bu hikâye çok beğenildi. Birçok kişi internetten okudu. Hatta bazıları anne baba sevgisinin ancak bu kadar iyi anlatılabileceğini (bana göre abartılı) söyledi. Ben tabii samimi olarak duygu ve düşüncelerimi dile getirmiştim.
Kitaptaki Uçak Korkusu hikâyesi ilgi çekici.
Uçak Korkusu, Tevfik Öğretmen var daha başka hatıralarda var. Onlar bir araya gelince Sefertası kitabı ortaya çıktı. Ardından Halim Selim Efendi Kitabı yine böyle yayımlandı. Orada da hikâye ve hatıra karışımı eserler yayımlandın. İnsanlara anne baba sevgisi, mahalle şuuru, medeniyet hassasiyeti vermeye çalışan metinlerdir bunlar. İnşallah 2017’de belki bir hatıra kitabı yayımlamayı düşünüyorum.
Sefertası nedir bilmeyenler ve unutmuş olanlar olabilir? Ek olarak imza gününüzde Sefertası ile ilgili bir hatıranız vardır onu bizimle paylaşır mısınız?
Artık mutfaklarımızda kullanılmıyor. Mutfaklarımızın vazgeçilmez gereciydi. Yemek taşıma gereci… Genelde üç kattan oluşuyor. Üstten kapakla bağlanan hala Anadolu kullanılan bir araç. Sefertası hikâyesini yazdıktan sonra bir okuyucum bana bir armağan göndermişti. Açıp baktığımda Sefertası çıkmıştı. Hikâyenin sonunda bir sefer tası bulsam kütüphaneme koysam hep gözümün önünde olsa diye… Ankara’daki okuyucum büyük bir hassasiyet göstermiş, sağ olsun. Aynı zamanda bir mektup yazmıştı. ‘Hocam hikâyenizi okudum benim annem babam var ama sizinkiler vefat etmiş Allah rahmet eylesin. O hikâyeyi okuduktan sonra anneme babama daha çok bağlandım. Onlara olan sevgim saygım hürmetim arttı.’ Tabii bu mektup beni mutlu etti. En azından bir kişiyi etkilemişiz demek ki. Bu hakikaten beni sevindirmiştir. Bu sefertası geldi oturdum ikinci hikâyeyi yazdım. Böylece arkasından Halim Selim Efendi… Sefertası bu anlamda mutfak kültürümüzde yemek kültürümüzde önemli yeri olan bir nesnedir. Keşke bugün de Sefertası olsa kullansak.
Beyazıt Meydanı’nda bir kitap fuarı vardı. Her sene oluyor. Ona katılmıştım. Bana hediye gelen Sefertasını götürmüştüm o gün. Üst kapağına bol bol şeker koymuştum gelip geçen çocuklara ikram ediyorum. Fakat çocuklara da soru soruyordum ‘Bu nedir?’ diye. Bazı çocuklar bilmiyordu bilmeleri de mümkün değildi, izah edip uğurluyordum. Bir anne baba geldi sarışın mavi gözlü konuşmaya daha yeni başlamış ama çok zeki belli gözlerinden sonra şeker ikram edip sorumu sordum. Baktı, hemen cevap verdi ‘Şekertası’ dedi. Bizim Sefertasımız bir anda oldu Şekertası. O hakikaten unutamadığım hatıralardan biridir.
Mizah Türünde Üç Kıymetli Eseriniz var. Bu konuya özellikle eğilme sebebiniz var mı?
Söyleyeyim. Durumdan vazife çıkarmayı seven bir edebiyatçıyım. Baktım ki toplumumuz çok asık suratlı olmaya başladı. Kaşlar çok fazla çatılıyor. İnsanlarda müsamaha azaldı. Birbirlerine daha hürmetle yaklaşması gereken insanlarımız birbirlerine kıyıyorlar. Hâlbuki biz buna layık değiliz böyle bir toplum olmamalıydık. Biz Nasreddin Hoca’nın torunlarıyız, biz büyük bir medeniyetin çocuklarıyız. Ve biz o yüce peygamberin hadisinde geçtiği gibi ‘mümine tebessüm sadakadır’ düsturunu şiar edinenleriz. Ben de dedim kendi kendime bu milleti biraz güldürmeliyiz. Sonra bu üç kitap çıktı. O kitaplarda binlerce nükte var. Güldürürken insanı tefekküre sevk eden nükteler bunlar. Dolayısıyla ben o üç kitabında okunması gerektiğini düşünüyorum. Biz mizaha hayatımızda daha çok yer vermeliyiz. Daha mütebessim olmalıyız. Daha hoşgörülü olmalıyız.
Gençleri Okumaya Yazmaya Teşvik eden birisi olarak gençler hakkındaki görüşünüzü öğrenebilir miyim?
Çok olumlu… Biraz yaşını başını almış insanlar hemen ‘yahu şu gençler okumuyor’ derler ama ben onlara katılmıyorum. Onlara da söylüyorum teziniz doğru değil. Ben 80li yıllarda İstanbul’a geldiğimde sadece iki fuar vardı. Ama şimdi 81 vilayetinde fuarlar düzenleniyor. Sadece iller değil ilçeler düzenliyor. İstanbul’da Beykoz, Üsküdar, Bahçelievler gibi birçok ilçelerde düzenleniyor. Umutsuz olmaya gerek yok. Yine geçmişte dünyada en az kitap okunan ülkeler arasında iken bugün 11. Sıraya yükselmişiz.
Hala az okuduğumuzu düşünenler var bu ezber bozucu bir iddia…
Bunu basın yayın birlikleri açıklıyor. Okuyan bir toplumuz daha çok okuyabiliriz. Benim de ikinci iddai şu 190. Devlettik 11. Sıraya yükselttik. Bu sıra çok çok iyi ama bununla yetinmemeliyiz. İlk emri OKU olan Kuran-ı Kerim’i seven ona bağlanan ümmetin mensupları olarak bizim birinci sırada yer almamız lazım.
Babıali’yle ilgili kitap kaleme almış biri olarak sizdeki önemi nedir Babıali’nin?
Babıali’de Hayat kitabımın adı. Babıali’de hayatı ben çok sevdim. Zaten İstanbul’da gözümü Babıali’de açtım. Yani benim için adeta ikinci bir doğum oldu. Bunu ilk defa söylüyorum. Birinci doğumum 23 Nisan 1960 Siirt ikinci doğumum 1 Mayıs 1978 İstanbul Babıali… 18 yıl memlekette geçti ama 56 yaşındayım. 40 yıla yakın burada geçti. Babıali bana göre çok önemli bir semt sıradan bir mahalle değil. Babıali bir irfan ocağıdır bir kültür merkezidir. Babıali Osmanlı’nın son mekânı ve merkezidir. Osmanlı’nın son sadrazamları az ilerdeki valilikte oturmuşlardır. Sonra siyaset ve basın merkeziydi. Bütün o Namık Kemaller, Şinasiler, Ziya Paşalar o dönemin gazetecileri burada gazete çıkardı. Sonra devam etti bu gelenek halen burada çıkan gazeteler var ama çoğu taşındı. Burası bir yayın merkezi. Bütün yayınevleri burada kuruldu, birçok dergi burada yayın yaptı. Bir kısmı halen duruyor. Yayınevlerinin çoğu yine burada. Şunu demek istiyorum Babıali sıradan bir semt değildir. Bizim coğrafyamızın kültür merkezidir. Bunu Attila İlhan çok güzel bir cümleyle ifade etmiştir: ‘Türkiye’nin kalbi İstanbul’da atar, İstanbul’un kalbi Babıali’de atar.’ Demiştir. Bütün fikir adamları, şairler, yazarlar, gazeteciler hepsi Babıali’den çıkmıştır. Mukaddes, mübarek bir semt. Kıymetini daha çok bilmeliyiz, oteller yapmamalıyız. Sürekli turizm yatırımları yapılıyor bu doğru bir şey değil. İnşallah kıymetini bilenlerden oluruz. Son zamanlarda böyle bir ilgi başladı.
Toparlayacak Olursak Okurlarınıza Ne Söylemek İstersiniz?
Şunu söylemek isterim Cenab-ı Allah bizi mümin olarak yaratmıştır. İnsan olarak yaratmıştır. Dünyanın en güzel ülkelerinden biri olan Türkiye’de yaratmıştır. Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra dördüncü mübarek şehri olan İstanbul’da yaratmıştır. Halimize şükretmeliyiz, daha çok üretmeliyiz, daha okumalıyız, daha çok kendimizi yetiştirmeliyiz. Özellikle gençler için söylüyorum bunu kendimizi yetiştirirsek memleketimize daha çok hizmet etmiş oluruz. Cenab-ı Allah birliğimizi dirliğimizi daha da güçlendirsin. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin o güzel mısra ile bitirelim: Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler.