İnsanlığın Geleceği ya da Vaki Olan Distopya

İnsanlığın geleceği hakkında bugün her zamankinden daha çok “distopik” tabir olunan beklentiler söz konusu; hiç değilse bazı çevreler itibariyle bunu söyleyebiliriz. Teknolojinin, yapay zekanın, ilaç sanayisinin bunca “ilerlediği” -ilerlemek artık her ne demekse- bir zamanda bu tür futuristik yorumların varlığı hiç de şaşırtıcı değil. Üstelik şaşırtıcı olmamanın ötesinde gayet makul de görünüyor. Geçmişte “bu kadarı da olmaz” dediğimiz ne varsa birer birer oldu. Bir dönem distopik romanların çerçevesinde dönen tartışmalar, “en nihayet bir romandan ibaret” diyemeyeceğimiz bir takım olguları anlamlandırmamızda önemli yararlar temin etti. George Orwell’in 1984’ü ya da Hayvan Çiftliği bugün hala en sevilen distopya örneklerinden… Benim en sevdiğim ve ilk göz ağrım ise Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i.  Hani şu itfaiyecilerin yangın söndürmekten çok yangın çıkardıkları; kitapları yaktıkları roman. Eskiden roman olan ya da ancak romanlarda olan pek çok şey ne yazık ki şimdi gerçek; ya da bizim gerçeklik olarak algıladığımız şey olarak tezahür ediyor. Distopik romanların ve distopya sinemasının öngörülerinin son derece benzerlerini bugün yaşıyoruz. Ancak işin tuhaf yanı, okuduğumuz romanlarda ya da izlediğimiz filmlerde hayreti mucip bulduğumuz şeyler, içinde yaşadığımız gerçekliğin kendisi haline geliverince aynı biçimde hayret etmiyoruz. Hayret! Felsefenin -ya da düşüncenin- kendisiyle başladığı cinsten bir hayret! Ya da “tüm makamların sonu” olan “hayret” ile hayret!

Şimdi Orwell’ın “Düşünce Polisi” (Thought Police) kavramsallaştırmasının farklı bir biçimi ile karşı karşıyayız. Yeni “Düşünce Polisi” belki bizi duvarın arkasına gizlenmiş bir ekrandan izlemiyor -belki de izliyor- ama düşüncelerimizi ifade edişimize sonuna kadar müdahale etmekten de kendisini bir an olsun alamıyor. Bu müdahale, kimi zaman devlet gücüyle yapılırken kimi zaman da kolektif bir ötekileştirme, hafife alma, küçük düşürme ya da aşağılama suretiyle gerçekleştiriliyor. Daha önce benzeri olmayan sosyolojik kavramlarla karşı karşıya olduğumuz bir yüzyılda, -bu noktada siber zorbalık, Castells’in tanımlamasıyla ağ toplumu ya da internet galaksisi gibi pek çok kavramdan bahsedebiliriz- şimdi de yeni kavramlar icat etmeyi gerektiren sosyolojik bir olguyla karşı karşıyayız. Trans-hümanizm, tarihin-sonu, homosapiens 2.0 gibi tabirler, genetik üzerinde yapılan çalışmaların insanlığı getireceği aşamalar itibariyle yeni “insanın” ya da ancak “biçimsel insanın” durumunu tasvir ediyor ve aslında bazısı çok da yeni sayılmayacak tabirler; hiç değilse aralarında otuz-kırk yıllık mazisi olan kavramlar var. Genetik çalışmalar, muazzam bir ilerleme kaydetti ve her geçen gün kaydediyor ve bu mazisi çok da yeni ama çok da eski olmayan tabirler çok daha fazla anlam kazanıyor. Bir “fantazmadan” ya da “kurgudan” çok bir gerçeklik sferine işaret ediyor.

Bilim, Rönesans’tan beri yükselişe geçerken “hakikatin kendisi uğruna” olma ülküsünü sloganlaştırıyordu ve çok geçmeden insanın doğayı tahakküm altına alma şehvetinin trajik sonuçlarıyla karşı karşıya bıraktı bizi. Bugün, sözde demokrasilerimizle bu trajik sonuçları unuttuk ve bilimin “hakikati elinde tuttuğu” itikadımızı tahkim ederek iman tazelemiş olduk. Fakat hiçbir zaman merhum Şakir Kocabaş’ın o yerinde sorusunu -”bilim kimdir” sorusunu, sormadan. Bilimden sanki bir insan ya da bir entiteymiş gibi bahsettik. Ne yazık ki informel mantığın modern dünyada yerini biçimsel mantığa bırakmasıyla “önermelerin maddelerini” tahlil etmekten uzaklaşıp giderek biçimlerin dünyasında “Otoriteye Başvurma” (Appeal to Authority) safsatası içerisinde,

“x ve y bilim insanıdır

bilim insanlarının ilgili konularda dedikleri doğrudur

x ve y Covid aşılarının faydalı olduğunu söylemektedir

şu halde Covid aşıları insanlar için faydalıdır”

çıkarsamasını yapmaktan geri duramadık. Bilimsel tanıtlamanın otorite ile alakasının bulunmadığını, bilim insanları topluluğunun fikirlerinin daima bilimsel olamayabileceğini dikkate almadık. Ayrıca içinde bulunduğumuz durumda, işin salt bir takım bilim insanlarının “bilimsel” önermelerinin doğruluğu olmaktan çıkıp, çoğunlukla “ahlaki olarak güvenilir olup olmadıklarıyla” alakalı olduğu veçhile, meselenin salt bir bilimsellik meselesi olmadığını da idrakimizden uzaklaştırmış olduk.

Bir düşünün…

Gelişen teknolojimizi, insanların gündelik yaşamlarını “kolaylaştırmasını”, otomobilleri, uçakları, bilgisayarları, suları ilaçlamak suretiyle temiz su temin edebilişimizi… Ama beri yanda, gelişmiş teknolojiler yoluyla öldürülen milyonlarca insanı, tıbbi denek olarak kullanılan hayvanları, o olağanüstü teknolojimizin yol açtığı çevre kirliliği ve doğa felaketlerini…

Gelişen teknoloji ile paralel olarak gelişen silah endüstrisinin insanlığa ne büyük felaketler getirdiğini göz ardı ediyoruz çoğu kere. Atom ve hidrojen bombaları, fosfor bombaları, otomatik silahlar, biyolojik silahlar… Tüm bunlar da elbette bilimin ürünü. Tüm bu felaketler bir bakıma bilimle birlikte geldi. Bilim bu felaketlere kendisi bakımından yol açmadı hiç kuşkusuz, çünkü o bir “insan” ya da “entite” değil bir bilgiler topluluğu, ama bilimi elinde tutanlar, ona finansal destek temin edenler bir bildikleri olduğu için bunca masrafa katlandıklarını gösterircesine kıyımlara yol açmaktan geri durmadılar. Bu bilgiler topluluğunu kimi zaman “düşmanlarını” bertaraf etmek için kullandılar kimi zaman kârlarına kâr katmak için…

İmdi sormaya hakkımız yok mu “bilim, bugün kimin elinde ve ne için kullanılıyor?” Bu soruyu sormak bugün ilginç bir biçimde adeta psikotik bir vakıa olarak karşılanıyor ve “bilimden kuşku duymaya” yoruluyor. Bu soruyu soranlar gerçekten bilimsel bilgilerden kuşku duyanlar mı? Yoksa onlar bilimsel bilgiyle neler yapılabileceğinin gerçekten farkında olanlar mı? Peki medyanın ve iktidarların bunca manipülatif olduğu yerde bilimsel verilerde bir takım karartmaların yapılamayacağını gerçekten iddia edebiliyor muyuz?

Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında bilimin gücü yeniden ortaya çıktı ve egemen güçler bilimsel bilgilerin gücünden yararlanmak için bu alana ciddi yatırımlarda bulundular -burada “egemen güçler” ibaresini lütfen varsayımsal bir hayalet gibi tasarladığımızı düşünmeyin, bilimsel bilginin oluşabilmesi için gerekli finansal destek, az sayıda servet sahibi ile devletlerin sağlayabileceği olanaklardır ve bu tabir bu olanakları sağlayanlar için kullanılmıştır. Hitler’in bilime olan katkıları aslında pek de bilinmeyen bir şey değildir. Bilimsel bilgi sayesinde insan yaşamını kolaylaştıran pek çok buluş yapıldığı gibi aynı şekilde insanlığı felakete sürükleyen pek çok buluş da gerçekleştirildi. Burada kavranması gereken husus şudur: Bilim, kendiliğinde herhangi bir ahlak öğretisi sunmaz. Halihazırda bilimsel verilerin nesnel olup olmadıklarına ilişkin ya da bilimsel bilginin epistemolojik ve ontolojik statüsüne ilişkin felsefi tartışmaları bir yana bırakacak olursak, salt bilimsel verileri nesnel kabul ettiğimizde, bu bilgilerle nelerin yapılabileceğine ilişkin tartışma bir “bilimsellik” tartışması değil bir “güvenilirlik”, “ahlak” ve son tahlilde bir “insan hakları” tartışmasıdır.

Aşı dayatmasına karşı çıkanların, karşı çıktıkları temelde bilimin nesnel verilere sahip olup olmadığı değil, bilimsel verilerle insanlara neler yapıldığına ilişkin bir kuşkudur. Bilim insanlarına ahlaki olarak güvenmemizi sağlayacak hiçbir nesnel dayanak bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu noktada bilim insanlarına güvenmenin kendisi bilimsel olarak temellendirilemez. Bilim insanları, zeki, bilgili ve kendi alanlarında uzman olabilirler -zaten onlardan beklenen de budur- ancak aynı ölçüde ahlaksız ve vicdansız olmaları da olası. Atom bombasına ve her türlü nükleer silaha bütünüyle karşı çıkan Einstein gibi fizikçilerin yanı sıra atom bombasının geliştirilmesinde öncü rolü üstlenen Oppenheimer gibi fizikçiler de vardı ve üstelik 2. Dünya Savaşı büyük oranda fizikçilerin sonucu belirlediği bir savaş olarak karşımıza çıktı. Bu durum kendiliğinde Kuantum Mekaniğinin bir suçu değildir ama aynı mekanik Oppenheimer’ın elinde ölümcül bir silah üretmenin epistemik bir aracına dönüşmektedir.

Öyle görünüyor ki 3. Dünya Savaşı, biyolojik bilimlerle iştigal eden bilim insanlarının büyük bir yıkıma yol açması suretiyle gerçekleşecek; hiç değilse benim görüşüm bu yönde. Ancak bu savaşın taraflarının muhtelif ülkeler olmaktan çok, para ve erki ellerinde tutan “mutlu azınlık” ile yönetilmeye ve itaat etmeye adeta ontolojik olarak mahkum kılınmış geniş halk kitleleri olduğu kanaatindeyim. Bu nedenle bir bakıma söz konusu bu savaşın içinde olduğumuzu söylememiz gerekmektedir. Bu noktada biyolojik savaşın çok daha sinsi bir savaş olduğunu da söylemek gerekecek. Her savaşta olduğu gibi algı manipülasyonları, propaganda, “hakikat”, “ortak fayda” çığırtkanlıkları savaşın psikolojik silahları olarak ait olduğu mukaddes yere konuşlanacaktır ve hatta konuşlanmıştır bile.

Bugün, “bilimsel” olduğu ısrarla ve her canipten vurgulanan “aşılar” yoluyla acaba yeni bir dünyanın eşiğine mi getirildik? Distopik romanların yeni dünya tasvirleri belki de distopik sinemanın yeni dünya tasvirleriyle bir arada okunmalıdır. “Ölümcül Deney” (Resident Evil), “Ben Efsaneyim” (I am Legend) ve daha bir sürü distopik sinema örneği bize yıllar evvel, virüsle -muhtemelen laboratuvarlarda üretilen virüslerle- yeni bir dünya resmi çizerken heyecanla izledik; “vay be” demeyi ihmal etmeden. Ama içinde bulunduğumuz zaman diliminde söz konusu yapıtları andıran pek çok olaya rağmen ilginç bir biçimde bir çoğumuz “olabilir mi acaba” sorusunu bile sormadık. Bu türden sorular soranlarla ise ya “dalga geçildi” ya da onlar “bilim-dışı” ve “bilime güvenmeyen düzdünyacı tipler” olmakla suçlandılar. Öyle sanıyorum, dünyayı felakete sürüklemek isteyecek insanların -ki bu ancak bizler için felaket, dünyayı felakete sürüklemek isteyenler için bir zafer ve yaşanacak yeni bir dünya olarak telakki edilebilir- yapabilecekleri en önemli hamle kendilerine yönelik eleştiriyi ya da bu gibi distopik yorumları “hafifletmek” ya da “küçümsemek” olmalıdır. Bu surette “bilimin otoritesi” ile bu gibi karşı çıkışlar marjinalleştirilmiş olacaktır. Nitekim yapılan, tam da budur. Bu, savaşın psikolojik ayağıdır.

Oysa…

Aşı dayatmasına karşı çıkanlar gerçekte bilime karşı çıkmamaktadırlar. Tam tersine bilim ile neler yapılabileceğini tahmin ettikleri için, bilimin, kötücül ellerde kullanılmasına itiraz etmektedirler. Yani olayın aslında düzdünyacılıkla ilgisi bulunmamaktadır. Aşı dayatmasına karşı çıkanların, bilim karşıtları olarak gösterilmesi, bütünüyle bir saptırmadır. Tam tersine aşı dayatmasına karşı çıkanlar, bilimin bugün geldiği seviyeyi ve bu seviyenin kimler adına ve kimlerin çıkarına kullanıldığı meselesini “ürkütücü” olarak görmektedirler. “Bu güce güvenin” sloganının aslında “bu güçten korkun” altmetnini ihtiva ettiğini düşünmektedirler. Yani aşı dayatması karşıtlığının bilim karşıtlığı ile herhangi bir alakası bulunmamaktadır. Bu karşıtlık, bilimsel bilgileri kendi çıkarları ve amaçları uğruna kullanması muhtemel “finans” patronlarına yönelik bir karşıtlıktır bir bakıma. Aşı dayatması karşıtlığı, atom bombası karşıtlığı ile analogondur; bilim insanlarının atom bombası yapamayacakları iddiasını değil tam tersine yapabileceklerini ama bunu yapmanın insan haklarına, onuruna; vicdan ve insanlığa sığmayacağı düşüncesini ihtiva etmektedir. Bilim insanları aşı üretebilirler ve bununla insanlığı büyük bir felakete —üstelik bile isteye— sürükleyebilirler. Nitekim aşılar üretilmiştir; ama neyin aşıları? Bilimsel bilgiye güvenmek başka, muktedirlere güvenmek başkadır. Muktedirlere yani bilimsel verileri ellerinde tutanlara… Bilimsel veriler, böylesi muktedirlerin elinde gerçekten objektif olabilir mi, bu da ayrı bir tartışma konusu.

Bilgi-iktidar ilişkisini belki de bugüne dek en iyi çözümleyenlerden biri olan Foucault, bilginin nasıl iktidarın elinde bir tahakküm nesnesine dönüştüğünü oldukça güzel bir biçimde tasvir eder. Şahsen, Foucault ile her noktada aynı kanıda değilim. Sözgelimi tarihsel olandan başka a priori olmadığını düşünmüyorum. A priori olanın bütün bilme faaliyetlerimizin zemininde -biz onun farkında olsak da olmasak da- yer aldığını düşünüyorum. Ancak onun bilgi ve iktidar arasındaki bu ilişkiyi ortaya koymasını da değerli buluyorum.

Şu anda genel olarak bilgi -özelde bilim- muktedirlerin elinde ve bilim bugün her zamankinden çok daha güçlü bir silah. Bu silah, hem retorik gücü hem de fiziksel-biyolojik gücü temsil ediyor. “Bilime sahip olanlar” ya da bir başka tabirle şu ya da bu unvana sahip oldukları için kendilerini konu hakkında konuşmaya ehil sayanlar ve onlara deneyler için gerekli finansal destekleri sağlayanlar, insani bakımdan ne derece güvenilir kimseler? Sırf “otorite” kabul edilenlerden bazıları -isterse birçoğu- bilimsel dedi diye -ahlaki, insani ve vicdani gerekçelerden ötürü- bilimsellik statüsü kazanmayan bu “aşı” adıyla anılan maddeden kuşku duymaya hakkımız yok mu? Tam da bu noktada, şu dünya gezegeninde olup olabilecek en insani yetilerimizden biri belki de birincisi olan -bizi hayvan olmaktan alıkoyan temel yetilerimizden biri olan- bir yetimizi, düşünme yetimizi kullanıp, bize “hakikat” olarak sunulan hakkında kuşku duymaya hakkımız yok mu? Bizim, insan olmaya ve insanca yaşamaya hakkımız yok mu? Devlet ve uluslararası dayatmalar eliyle “insan olma onurumuzun” ve “insan olma manamızın” elimizden alınmaya çalışılmasına itiraz etmeye hakkımız yok mu? “Koyun değiliz ve bu dayatmayı kabullenmiyoruz” demeye hakkımız yok mu? Bizi korku, algı ve propaganda yoluyla zaten doğmuş olduğumuz dünya hasebiyle “hakikat” olarak vehmettiğimiz gölgelerin daha kesif olanına üstel olarak mahkum ettiklerini, bir gün kurtulabilir olma umudunu taşıdığımız Platonik mağaraya bizi daha da tutsak kılmak istediklerini düşünemeyecek miyiz? Ellerimiz, ayaklarımız ve boyunlarımız prangalı bir biçimde karşımızdaki gölgeleri -bu defa daha kesif olanlarını, gerçek kabul etmeye devam mı edeceğiz?

Bir kere daha gördük ki tüm insan hakları söylemleri, söylemden başka hiçbir anlam taşımıyor ve Diogenes gibi elimizde fenerle, karanlıkta “insan arıyoruz”; düşünebilen bir insan. Düşünemeyeni “insan” olmaklıkla çelişik olurdu zaten.