İslam Ülkelerinde Sinematografik Karnenin Yıldızı: İran Sineması
bedri sinan ateşİşin aslı, bizim kendi yarattığımız bir hayaller dünyasında yaşamamızdır. Onun kusurluluğuna tabiyiz, keşke onun yararları ve değerlerine de tabi olabilseydik.
Andrey Tarkovski
Her sanat eserinin doğduğu topraklardaki kültürle olan ilişkisi şüphe götürmez bir gerçekliktir. Sanatçının ilk vazifesi yaşadığı ve anlatmaya çalıştığı toplumun özelliklerini iyi kavrayarak kendi yaratıcılığı ile harmanlayabilmektir. Bunu başaran her sanatçı yaşadığı dönemde hak ettiği değeri göremese bile sonraki nesiller onun değerini anlayacak ve adını sonsuza dek ölümsüzleştirecektir. Fakat burada, kendi döneminde hak ettiği değeri gören sanatçıların da hakkını yememek gerekir. Doğru sanat anlayışı oluşturmak bize hangi esere değer verip vermememiz konusunda yolumuzu aydınlatacaktır.
Sanatın, kültürle olan ilişkisini bize en çok yansıtan sanat dalı şüphe götürmez bir şekilde sinemadır. Bilindiği üzere sinema aynı zamanda ‘Yedinci Sanat’ olarak adlandırılır. Bu isimlendirme sinemanın en son doğmuş sanat dalı olması ile birlikte sinemanın içerisinde aynı zamanda diğer sanat dallarını barındırmasındandır. Yani sinema içeresinde resim, müzik, tiyatro, dans, edebiyat ve mimariyi bir filmin içine sığdırabilmenin büyüsüdür. Bu sanat dallarından her biri bir araya gelir ve sinemayı oluşturur. Tabii ki burada sinemanın özerk bir bölgesi olduğunu da unutmamak gerekir.
Bir film çekmek sevdasına girmek, elini taşın altına koyan herkes için büyük bir süreç demektir. Sağlam bir gözlemcilik, psikoloji ve sosyoloji gibi sosyal bilimlerde yeterli seviyeye sahip olmak, dinler, inançlar ve gerekirse ideolojiler hakkında gerekli entelektüel birikime sahip olmak bunların yanında hikâyeyi bu kavramlar içinde yoğurmak, ekip ruhuna sadık kalmak gerekir. Elbette bunlardan sonra filmin çekilme süreci ve pazarlama süreçleri vardır ki bunlarda birbirinden önemli ve uzmanlık gerektiren alanlardır. İşte bizim koltuğumuza yaslanıp, patlamış mısır ve kolalarımızla izlediğimiz kimi zaman hayran kaldığımız kimi zaman ise dudak büktüğümüz filmlerin hepsi böyle süreçlerin içerisinden geçiyor. Tabii maalesef günümüzde sinema sağlam bir para kapısı, propaganda aracı ya da eğlence malzemesinden öteye geçemiyor çoğu insan için. Nitekim bu da her filmin kaliteli olma durumunu ortadan kaldırıyor.
Konumuzu genelden özele indirmek gerekirse İran sinemasına yoğunlaşabiliriz. Takdir edersiniz ki, İran sineması toplumun kültürel köklerinden besleniyor ve bunu da beyazperdeye başarılı bir şekilde yansıtıyor. Düşük bütçelerle, basit hikâyeleri ile İran sineması dünya üzerinde büyük bir etkiye sahip. Lakin siyasi ve teolojik kavgalardan da nasibini alıyor. Özellikle Mecid Mecidi’nin son filmi ile bu tartışmalar iyice ayyuka çıkmıştı.
İran Sineması Ne Anlatıyor?
İran sinemasının en belirgin özelliği hiç şüphesiz beslendiği kaynaklarıdır. Hollywood’un şaşaalı, büyük bütçeler ve doğaüstü hikâyelerine karşılık olarak İran sinemasında küçük insanlar ve onların küçük hayalleri (kendileri için büyük) vardır. İran filmlerinde karakterler kimi zaman ayakkabı isteyen bir çocuk, işlerini hemen yetiştirmek isteyen bir inşaat ustası ya da sevdiği kıza açılmak isteyen bir oğlandır. Lakin savaştan kaçıp mülteci durumuna düşmüş, organını savaşta kaybetmiş insanlarda vardır. Velhasıl İran filmlerinde hikâyeler gerçek hayattan yola çıkarak hazırlanır ve öyle çekilir.
Tabi burada İran Sineması’nın en büyük kaynaklarından birisi de İran toplumumun bin yıllardır bugüne gelen kültürel mirasıdır. Zira İran toprakları kültür ve fikir anlamında gayet bereketli topraklardır. Tarihte olduğu günümüzde de birçok ilim ve fikir erbabı İranlıdır ya da İran medreselerinde eğitim görmüştür. Yine aynı şekilde İran dokumacılık, mimari, müzik, edebiyat gibi birçok sanat dalında da başarılıdır. Beş bin yıldır bu kalitesini koruyan İran hiç şüphesiz en yeni sanat dalı olan sinemayı da bu kalitenin arasına katacaktı ve öyle de oldu. Hikâyelerin sağlam bir zemine oturduğu İran sinemasında aynı şeyleri teknik alanlar için söylemek pek mümkün değil. Dünya sinemalarında teknik anlamda en başarısız olan sinemalardan biri de İran Sinemasıdır. Hikâyelerin sağlam zeminlerine rağmen, kamera hareketleri, kurgu gibi alanlarda büyük bir acemilik hâkimdir. Fakat son zamanlarda çıkan filmler bu konuda umudumuzu yeşertiyor. Öyle umarım ki İran sineması hikâyesinden vazgeçmeyerek kendini teknik alanda daha da geliştirecektir.
Fakat bu açık, sade hikâyelerin sağlam anlatılışları ile kapanıyor. Ayrıca İran sinemasında en çok etkileyici noktalardan biride sade karakterlere, sade oyuncuların hayat vermeleridir. Hollywood’un sinemasında yakışıklı ve kâinat güzelli oyuncularına karşılık İran sinemasında zayıf, yakışıklı veya güzel olmayan tecrübesiz oyuncular vardır. Tabii bu tecrübesizlik hâlleri, oyuncuların sağlam işleri ile filmlere mükemmel bir estetik unsur oluyor.
Birçoğumuz İran sinemasının kalitesini devrim sonrasında ki politikalara bağlar ama aslında öyle değildir. Evet, 1979 İran İslam Devrimi birçok şeyin olduğu gibi İran Sineması içinde bir milat olmuştur fakat İran Sinemasında ki bu başarıyı sadece belli başlı politikalara bağlarsak hata etmiş oluruz. Devrimden önce de İran sinemasının kendi özgün bir başarısı vardı elbet. Ama tabi ki evrensel bir ölçüyü devrimden sonra yakalamıştır dersek haksız sayılmayız. İran İslam Devrimi’nden sonraki devletin ‘irşad’ faaliyetleri ile birlikte İran sinemacıları üzerinde büyük bir sansür yükü gelmiştir. Devlet diğer alanlarda olduğu gibi sinemada da ‘İslam’ın haram gördüğü’ şeylere izin vermiyor. Bittabi bu da sinemacıları farklı bir anlatım yapmaya zorlamıştır.
Maalesef İran sinemasının bu başarısını devletin sansür politikasına bağlayan sinemacılarda az değildir. İran’da uygulanan sansür politikasından dolayı İranlı yönetmenler filmlerinde daha çok imgesel anlatımlara yer vermek zorunda kaldılar. Evet bu sinema için iyi bir sonuç do-ğursa da sansürün kötü bir şey olduğunu unutmamak gerekir. Ülkemizde ve dünyada İran sinemasında ki sansürü savunanların çoğunluğu bunu sinemaya olan aşklarından değil tamamen politik ve dini duygularından dolayı savunuyorlar. Hayatta bazen kötü şeylerin iyi sonuçları olabilir. Lakin sansürün sadece İran sinemasına sadece yararı olduğu zannedilmemeli. Her şeyden önce insanların en temel haklarından biri olan ‘fikir özgürlüğü’ gibi bir konuya kement vurmak bir sanat dalı için ne kadar iyi olabilir? Ayrıca özellikle kadınlar hakkında ki yasaklardan ötürü kadın ve erkek ilişkilerinde yüzeysel anlatımlar veya Hz. Yusuf dizisinde olduğu gibi Firavun cariyelerinin bile baştan aşağı tesettürlü olduğu gibi komik durumlara düşmekten de kendini alamıyor. Bu konu çok önemli olmakla birlikte daha başka konuların alanı olduğu ve daha derin tartışmalara gebe olduğu için burada bitiyorum.
İran Sinemasına Parantez: Muhammed: Allah’ın Elçisi
İran sinemasının en meşhur ve en kaliteli yönetmenlerin olan Mecid Mecidi, geçtiğimiz aylarda İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in çocukluğunu anlatan filmi ile gündeme gelmişti. Nitekim film İslam dünyası için çok önemli bir yer tutuyordu ve birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Hz. Muhammed hakkında çok az filmin olması, Çağrı’nın aksine bu filmde Hz. Muhammed’in vücudunun gösterilmesi ve bence en önemsizi ama asıl mesele olan yönetmenin Şii olması İslam dünyasında büyük bir etki uyandırdı. Büyük beğeni toplamasının yanında bazı İslam ülkelerinde yasaklanması gibi büyük tepkilere de şahit olduk maalesef.
Hz. Muhammed’in hayatı gibi bir konunun hassaslığı hepimizin malumudur. Film elbette İslam dünyasında büyük bir ses getirecekti nitekim öyle de oldu. Fakat öyle tepkiler geldi ki, birçoğu akıllara ziyan! Birçok İslam ülkesinde yasaklanması, film ekibinin tekfir edilmesi, ülkemizde gösterim tarihinin sürekli ertelenmesi gibi Müslümanlara hiç yakışmayan tepkiler gündeme geldi. Ayrıca “Hz. Muhammed’i oynayan oyuncuyu peygamberimiz sanırız, ona taparız” gibi insan aklı ile alay eden tepkilerde fikir ehli zannettiğimiz insanlardan geldi. Bana en üzücü gelen tepki ise, ülkemizde büyük bir fikir erbabı zannettiğimiz bir yazarımızın filmi ‘İslam’ı protestanlaştırmak için Şia’nın bir oyunu’ mealindeki tepkisiydi. Bunun kıyasını ise size bırakıyorum.
Eğer konumuz bir film değil de peygamberlik anlayışı üzerine olsaydı belki Mecidi’yi bu konuda eleştirmek mantıklı olurdu. Ama Mecidi bir İslam alimi değil bir İslam yönetmenidir. Dolasıyla kendi inandığı peygamberin hayatını çekmiştir. Ama elbette beş yıl süren projenin en az iki yılının araştırmaya verildiğini de hatırdan çıkarmamak gerekir. Zaten konuları doğru yerlerde okuyamadığımız için doğru sonuçlara varamıyoruz.
Daha önce çektiği filmleri ile ‘fıtrat sinemacısı’ lakabına layık görülen Mecidi, bu filmi ile bu tarzına ara vermiş gibi duruyor. Zira oyuncuları, mekanları, efektleri ile Mecidi filmlerin de hiç alışık olmadığımız bir dünyaya sokuyor bizi film. Mecidi sinemasında ki sadelik, romantizm ve belki birazda melankolik hava son filmi ile bir Mecidi filminden daha çok Hollywood’un fantastik diline kaymış gibi duruyor. Mecidi bundan sonra ya sinema dilini değiştirecek ya da “Muhammed: Allah’ın Elçisi” filmi, Mecidi sinemasında bir parantez olarak kalacak. Öyle umarız ki ikincisi olur. Elbette Mecidi’nin bu filmi son yıllarda özellikle Avrupa’da yükselen İslami fobiye karşı yaptığını unutmamak gerekir. Yani Mecidi’nin bu sefer filmi sanat için değil toplum için yaptı diyebiliriz. Eğer bu filmi bir Mecidi filmi olarak değil, daha evrensel ölçekli bir proje nazarından ele alırsak daha doğru bir yaklaşım sergilemiş oluruz kanısındayım.
Açıkçası film üç saate yakın uzunluğuna rağ-men seyircilerine tamamen bir görsel şölen sunuyor. Yönetmenin görsel efektler konusunda ki tecrübesini düşünürsek eğer bu film ile Mecidi’nin ne kadar büyük bir yönetmen olduğunu daha iyi anlamış oluruz. Zira bütün sinema hayatı sadelik üzerine kurulu olan bir yönetmenin böyle görsel efekt şölenini ustalıkla işleyebilmesi takdire şayandır. Fakat artık yönetmenin acemiliğinden midir bilinmez ama filmin başından sonuna kadar gördüğümüz görsel efektler bir yerden sonra bıkkınlık veriyor. Bu görsel efektlerin güzelliğine rağmen filmin gerçekçiliğine ve amacına kement vuruyor. Gerçekten yaşamış bir peygamberin değil, büyüdüğünde büyük bir kral olacak mistik bir karakterin çocukluğunu izliyormuş gibi havaya sokabiliyor seyircisini. Oysa ki Mecidi gibi bir yönetmenden ‘mistik peygamber’ ögesinden daha çok “insan peygamber” gerçekliğine dayanmasını isterdim.
Oyunculuklar konusunda ise filme diyecek bir şey yok. Bütün oyuncular ne kadar ağır bir görev üstlendiklerinin farkında olarak karakterlerini çok bir sağlam bir şekilde yansıtabilmişler. Film boyunca hiçbir oyuncu, performansında düşüş yaşamadan karakterlerini filmin sonuna kadar yaşatabiliyor. Hz. Amine, Abdulmuttalib gibi tarih içerisinde önemli yer alan fakat daha önce beyazperdede görmediğimiz karakterleri, oyuncuların bu kadar içtenlikle başarmaları takdir edilir ki hiç kolay değildir. Özellikle oyuncuların üzerinde, yapılacak en ufak bir yanlışta bile, dallandırılıp budaklandırılarak bambaşka konulara çekilmesi gibi bir yük olduğunu düşündüğümüzde ne kadar önemli bir iş başardıkları iyice ayyuka çıkıyor.
Filmin en büyük başarılarından biri de hiç şüphesiz film müzikleridir. Dünyaca ünlü ve başarıları ile insanı kendisine hayran bırakan Hindistanlı müzisyen A. Rakha Rahman film için müzikleri ile filmde bence en başarılı ögeyi oluşturmuş. Tabii müziklerin film içerisinde kullanışını da iyi seçen yönetmeni de tebrik etmek gerekir bu konuda. Ayrıca sanat yönetmeni olan Behzad Adineh’de sağlam bir iş başarmış. 7. Yüz yıl Arap Yarımadası’nı bize çok iyi yansıtabilen dekorları sayesinde filmde görsel bir doyum yaşıyoruz. Film müzisyenine göre daha az proje yer almış ve acemi olmasına rağmen bize ilerde daha başarılı çalışmalar yapacağının da işareti vermiş oluyor.
Fakat, filmin bu başarılarına karşılık senaryo hakkında o kadarda mutlu değilim. İlk olarak karakterler açısından çok sıkıntılı bir senaryo var karşımızda. Kötünün sadece kötülük yapmak için kötü olduğu, iyinin ise sadece iyi olduğu için iyilik yaptığı prototipler ile karşı karşıya kalıyoruz ki bu da senaryoyu havada bırakan bir durum oluyor. Ayrıca filmin gereksiz uzunluğu da senaryoya bir kambur olarak ağırlık yapıyor. Hz. Muhammed’i gittiği her yerde mutlaka bir mucize göstermesi gerektiği tarzında bir havaya sahip olan senaryoda, özellikle gereksiz mucize sahneleri, film içerisinde dramdan melankoliye doğru bir koridor açıyor.
Filmden benim en çok etkilendiğim nokta ise Hz. Muhammed’in vücudunu görmek oldu. Genel kanının aksine Hz. Peygamber’in yüzde dahil vücudunun gösterilmesinde herhangi bir sakınca görmediğim için, bana Hz. Muhammed’inde bir zamanlar çocuk olduğunu mesela elmayı sevdiğini, arkadaşlarıyla oyun oynadığı annesi hastalandığında üzüldüğünü gösterdiği için yönetmene minnettarım.
Mecid Mecidi, Hz. Muhammed’in çocukluğunu çekerek başlattığı üçlemesi için ilk sınavını başarılı bir şekilde vermiş oluyor Her şeye rağmen artıları, eksilerinden çok olan bir film. Biz seyircilere de yolda olan diğer filmleri beklemek düşüyor.
İslam Dünyasının Sinematografik Karnesi
İslam içerisindeki tebliğ kavramı ve ayrıca çağımızda İslam ülkelerinde yaşanan acılar yüzünden İslam Dünyası’nın fikir adamları çağımızın en büyük iletişim aracı olan sinemaya ayrı bir önem verirler. Sinemaya gönül veren Müslümanları, filmlerini İslam’ı anlatmaya araç yapmaları için sürekli telkin verirler. Fakat özellikle ülkemizde sinemaya bu değer verilmesine rağmen, Müslüman halkın sinema karnesi hiç iç açıcı değildir. Bunda sebep sanıldığının aksine sinemaya değer verilmemesinin sebebi değildir, Müslümanlar sinemaya değer verirler fakat bunu sinemayı ciddiye almadan başarmaya çalışırlar. Bende sinemaya gönül veren bir Müslüman olarak bu konuda söz hakkına sahip olduğumu düşünüyorum.
Sinemanın resim sanatı ile olan ilişkisi bellidir. Her iki sanat dalı hakkında birazcık bilgi sahibi olan herkes bu ilişkiyi hemen fark edecektir. Sinemaya gönül veren hemen herkes az ya da çok resim konusunda da ciddi bilgilere sahip olmazsa sinemayı başaramaz. Ayrıca benim şahsi görüşüm, sinemanın insanoğlunun resmi geliştirerek adım attığı bir sanat dalıdır. Yani insan, durağan resmi makine yardımı ile hareket haline getirdi ve sinemayı oluşturdu. Dolasıyla sinema eğitimlerine ilk olarak resim sanatının temel kavramları ile başlanır. Fakat Müslüman halkın, resim konusunda İslam’ın geldiği günden beri çekincesi vardır.
İslam dininde genel kanıya göre Allah’ın affetmeyeceği en büyük günah şirktir. Yani, herhangi bir canlı cansız şeyi Allah’ın yerine koymak ya da O’na ortak olduğuna inanmak kat’i bir şekilde yasaklanmıştır. Bu açıdan insanoğlunun geçmişten beri resim ve heykele taparak Tevhid çizgisinden koptuğunu varsaydığımızda bu çekince biraz olsun anlaşılıyor. Ayrıca İslam kültüründen gelen resim ve heykel ile ilgili olumsuz hadisler de yanına eklenince daha anlaşılır hale geliyor. Fakat söylenmek isteneni doğru anlamayınca da kendimizi yanlışlar dizisinden kurtaramıyoruz. Dolasıyla resmi, heykeli, bu konuda ki hadisleri ve şirki doğru anlamadığımız için doğru sonuçlara da varamıyoruz.
Hadis tenkidi hem büyük bir uzmanlık gerektirdiği hem de daha geniş bir alan gerektirdiği için konuyla ile ilgili hadisleri buraya tek tek almaya gerek görmüyorum. Fakat geniş hatları ile ele almaya çalışacağım. Öncelikle şirkin resim veya heykelin tekelinde olmadığını anlamak gerekir. Tarihte resim ve heykellere tapan insanlar olduğu gibi kişilere, güneşe, yıldızlara hatta helvaya, yosuna tapan insanlarla bile karşılaşmak mümkündür. Kısacası insan eğer fikirsel olarak kendini sağlamlaştırılmamışsa her şeyi kendine Tanrı ilan edebilir ve ibadetlerini ona yapabilir.
Konu ile ilgili hadisler ise benim görüşüme göre, Hz. Muhammed’in tamamen haram saymasına yönelik değil, zaten yıllarca resim ve heykele tapan insanların, tekrar eski hallerine dönmemeleri için almış olduğu bir dizi önlemdir. Çünkü en başta Kur’an’da, Hz. Davud döneminde heykeller yapıldığından bahseder. (34:13). Zaten buradan bile resim ve heykelin kat’i bir haram olduğu değil, belli bir dönemde belli insanlara yapılan bir yasak olduğu ortaya çıkıyor. Ki bunun bile tamamen bir yasak değil belli şartlarda olduğu ortaya çıkıyor. Zira aynı kaynaklarda ve haram oldukları yönünde fikirlerini dile getirenlerin kabul ettikleri gibi, insanların kutsal sayacakları şekilde değil fakat mesela yatak örtüsü olarak veya çocukların kullandıkları heykelcikler olarak kullanılmasında herhangi bir yasaklama yoktur. Ayrıca helvayı put yapıp tapan insanların olduğu bir toplumda helva hakkında ise böyle bir yasaklamanın olmaması ise başka bir açıdır. Zira helva bir gıdadır ve yenmek için vardır. Bunun farkında olarak helvaya yaklaşıldığında, helva yapmakta hiçbir sakınca olmayacağı aşikardır.
Günümüzde İslam alimlerinin birçoğu resim ve heykeli şirke giden köprü olarak görmelerine rağmen aynı şeyleri fotoğraf ve video için söylemiyorlar. Oysaki teknik anlamda farklılıklardan bahsedebilsek bile mahiyet anlamında fark olmadığını düşünürsek ne büyük bir çelişki içinde oldukları ortaya çıkmaktadır. Ki bu fikirlerini de genellikle video kayıtlarında dile getirmeleri ise gerçekten büyük bir ironidir.
Müslüman halkın sinema alanında en büyük eksiği ise bana göre sinemaya bir sanat olarak değil bir iletişim aracı olarak görmeleridir. Sinemanın çağımızın en büyük iletişim aracı olduğu yadsınamaz bir gerçektir fakat sinema öncelikle bir sanattır. Bu sanat dalının önce dlini iyi öğrenmek, neye ağırlık vermek gerektirdiğini öğrenmek gerekir. Fakat İslami sinema için yola çıkan gençler bu fenomeni göz ardı ederek bu işe koyulur. Bu da tabii sonuç olarak sinematografik açıdan sakıncalı filmler doğurur.
Bunun için öncelikle sinemanın bir sanat dalı olduğu ve bu ciddiyet ile yaklaşılması gerektiğini bilmek gerekir. Son iki yüzyıldır İslam ülkelerin de yaşanan acılar ister istemez insanlarda bir politik kamplaşma doğuruyor. Bu salt kötü bir şey olmamakla birlikte aslında yaşanan acılarda selim akıldan uzaklaşmanın da payı olduğunu unutmamak gerekir. Tabii olarak iletişim araçları bu politik kamplaşmanın bir propaganda aracına dönüştürülmesine sebebiyet veriyor.
Dolasıyla ile İran Sinemasında olduğu gibi topraklarımızın kültürlerinden beslenerek, bu işi büyük şevkle yapmaya özen göstermek gerekir. Bana göre herhangi bir sanatı doğru bir şekilde yapabilmek için ona aşık olmak gerekir. Belki de bütün hayatını sanatına göre şekillendirmek gerekir. Fakat bugün sinema ile uğraşan gençlere sinemanın ne kadar önemli olduğunu anlatan hocalar aynı gençlere bir filmi ciddiye almalarını gerektiğini, bir film eleştirisi okumalarını gerektiğini ve daha da önemlisi filmlerden zevk almaları gerektiğini anlatmıyorlar.
Sanatın insan üzerinde ne tür etki bıraktığını İranlı büyük bir mütefekkir olan, Üstad Ali Şeriati’nin “İnsan’ın Dört Zindanı” adlı kitabından bir örnek vererek bitirmek istiyorum:
“Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkâr olan Tahran sanatçılarından birisi anlatıyordu: ‘Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağırılırdım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz. İnsan üzerinde dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğretirsem ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik, gözlerinden belliydi. İşte bu kimselere halı dokunmasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbiriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki güzellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı. Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin tasavvufi şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.’ O kadar katı ve sert bir ruh bu kadar yumuşak ve latif olabiliyor. Demek ki dış etkenler bu katılığı ona vermiş mensup olduğu toplumsal çevre düzeni farklı olduğundan böyle olmuştur.”