Kehanet Rüyaları

Yanına gelmek için yola çıkıyorum. Azığım yok, param yok, bineğim yok. Yola çıkıyorum, aklımda sadece sana ulaşmak var. Yola çıkıyorum ve ne tarafa gideceğimi bilmiyorum. Uzun zamanlar gittiğimin farkındayım, uzun yollar teptiğimin de. Gittiğim yolların birbirinin aynısı olduğunun da farkındayım. Aklımda sadece sana ulaşmak var. Yoldayım ve ne tarafa gittiğimi bilmiyorum. Sonunda bir kapı görüyorum ve üstündeki yazıları görüyorum fakat okuyamıyorum, kapıdan içeri giriyorum ve alabildiğine yeşillikler üzerinde yürüyorum.

Kiraz ağaçları, papatyalar, erguvanlar, renklerin her hali gözlerimin önünde; kapıdaki yazıyı anımsıyorum:

“Ki onlar daldıkları bir batakta oynayıp duruyorlar”

Ve seni unutuyorum.

Yolda geçirdiğimden daha uzun zamanlar geçiriyorum. Her ağacın gölgesinde bir ömürlük vakit dinleniyorum. Her ağacın dalından, onlarca yolculuk için hazırlanacak azık yiyorum. Seni, unutuyorum. Havanın mu’tedil oluşu seni unutturuyor, elmanın tatlılığı, ağacın gölgesi, papatya yaprakları seni bana unutturuyor. Gökyüzüne bakıyorum, bulutlardan resimler çiziyorum. Gözlerimi kapatıyorum ve seni unutuyorum.

Bir ses duyuyorum, göğün uzak yerlerinde, gözlerimi dehşetle açıyorum. Gök, üstüme çöküyor, beni tepetaklak ediveriyor. Şaşırıyorum ve hatırlıyorum. Unuttuğumu hatırlıyorum. Geri dönemiyorum. Çıkacak yol, gidilecek izi bir türlü bulamıyorum. Arkamı dönüp yürümeye başlıyorum. Cesetler ayaklarımın altına yol olmuş. Vücutlarından ayrılmış eller bana bir yer işaret ediyor. Ağaçların dallarında sallanan insanlar görüyorum. Yerlerde ellerinde çiçekler tutmuş eller. Uzaklardan ışıkların yürüdüğünü görüyorum ve onlara doğru koşuyorum. Beyinleri alev almış insanları benden yardım isterken buluyorum. Onların da benden ümidi yok. Elleri, göğe çevrik medet umdukları bir şey var. Bilemiyorum.

Hiç görmediğim binalar göklere yükseliyor, ürperiyorum. Göklerden gelen bir ateş onları deviriyor, şaşırıyorum. İçerden feryat sesleri geliyor, duyamıyorum. Uzaklarda yangınlar yanıyor ben, gidemiyorum. Gözlerimi kapatıyorum, seni hatırlıyorum.

Aklımda sadece sana ulaşmak var, yolu buluyorum.

Bir anda karşında oluveriyorum. Senin gelenin kim olduğundan haberin yok. Benim var. Nereden geldiğimden haberin yok, benim var. İsmimden haberin yok, benim isminden haberim var. Ve gözleri baygın çocuk sana ağlamakla soruyorum:

“-Ey, Muhammed! Aç mısın?
-Açım.
-Ne kadar zamandır yemek yemiyorsun?
-İki gündür.
-Aklına yemek için ne geliyor?
–el-hubz (ekmek)”

Beynim alev alıyor, parçalaya parçalaya ayak uçlarıma kadar iniyor. Beni kül etmesini beklerken yeniden diriliyorum ve yine karşına dikiliyorum.

-Ne yiyorsunuz?
-Ot
–Allah-u Ekber!

Uyanıyorum, komodinin başından su dolu kristal bardağıma uzanıp bir yudum su alıyorum. Vakti kontrol ediyorum, henüz gece yarısını geçmiş. Ne mümkün ki, uykusuzlukla nihayete erecek bir geceye yeni başlıyorum. Aklımda sadece sana ulaşmak var ben, hangi çağda yaşıyorsun, bilemiyorum. Hangi vakitlerden geçtim, hangi devirleri yaşayıp yanına ulaştım, hatırlayamıyorum.

Hatırladığım tek şey Muhammed, gözlerin ve ellerin. İçine çektiğin ellerin ve çaresizce bakan gözlerin. Belki de başına yıktıkları evin, bilemiyorum göremiyorum çünkü artık rüya bitti. Senin ellerinden, umutların gitti.

Bize düşen artık bir kehanete uyanmaktır, gelecek devirlerde seni unutmamaktır.

Yıl 1547 Mart.