Kuyudan Haykırışlar II

İnsan sızabileceği bir mekan arıyor bu kalabalığın arasında. Neden ciddiye almıyor beni insanlar. Oysa söylediğim şeyler aşağılanmamı gerektirmiyor. Küfredercesine bakıyorlar söylediğim her sözden sonra yüzüme. Neden insanlar kendilerini avutanları bu kadar seviyorlar? Yaşamak; aslında kendi hüznünle başa çıkmak demek değil miydi? Bir gün sonrayı düşündükçe kafayı yiyecek gibi olmamın sebebini bilemeyecekler. İnsan, insanı artık tanıyamıyor. Hüznünü kapatmak için her türlü perde gerilmiş, maskeler takılmış, gülerken için için ağlıyor insanlar. Ben neden ağlıyorsunuz diye sordukça, kendilerini tanıdığım için biraz daha makyajlıyorlar yüzlerini. Yüz denir mi artık buna bilmiyorum? İnsan, insana bakarken yüzünü neden arkasına saklıyor. Korkuyor galiba insan, yüzü bildiren gözlerle karşılaşmayı. Yüzünü dönerek gözlere baksaydı insan, acizliğinden kurtulduğunu sanır mıydı hiç?

İnsanlar beni ciddi almama konusunda ısrarcı. İnsanların üzerime basarak yükselme çabalarını anlayamıyorum. Oysaki yer üstünde bile değilken neden üzerime basma savaşına giriyor insanlar. Dünyanın harmonisini benim bezgin çığlıklarım bozuyor sanki. Sanki her yüz bana susmamı emrediyor. İnsanlara sorarsanız kirlenmenin bir adıdır benim ruhum. Bütün yapmacıklara boyun eğmek zorunda bıraktırılıyorum. Bu onları teskin ediyor ama yine de şüphe ediyorlar benden. Neler yapmam gerektiğini her gece not ediyorum. Makineleşmiş hayatta plansız dolaşılmıyor artık. Hayal kuran insanlara bir başka gözle bakıyorlar. Dakik yaşayan insanlar hata yaptığında gevşeyen vidalarını onarmamı rica ediyorlar benden. Bu benim en çok işe yaradığım zamanlar oluyor.

Fildişi kulelerden aşağıya atmak istiyorum insanları. Yaşıyorum bak! Hayattayım diyebildikçe ne büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum, oysa insanın sevinmeye değer şeyleri olmalıydı, şöyle içten bir ah çekerek üzülmeliydi insan. Fakat sözün gelişi insanların bencil davranması beni yaşıyorum cümlesinin içine gömebiliyor bazen. Samimiyetsiz bir gülümseme yerine samimi bir iç çekiş istiyorum.

Bir kızı sevdiğimde kendimi en azılı katil gibi suçlu hissediyorum, birazdan bakışlarımı yakalayıp kodese tıkacak beni. Gözlerine bakacak gibi olduğumda, birazdan mahalle bakkalından ekmek çalacak çocuğun telaşıyla kaplanıyor içim. Birazdan sevdiğimi söyleyeceğim titreyen sesimle, zar zor duyulacak ve gelip beni idama mahkum edecekler. Ben hayatı kucaklamak değil bilakis sadece dokunabilmek istiyorum, parmaklarımın ucuyla, onu incitmeden. Hırpalamışlar hayatı ama, onun bir ruhunun olduğunu unutmuşlar. Şimdi bir bozuk para gibi harcanıyor hayat.

Benim gibi olanların da en sevdiği mevsimdir kış. Sarılacak, saklanacak bir montumuz vardır artık üstümüzde. Şapkayla kapatmaya çalışıyorum varlığımı. Montuma sıkıca yapışıyorum, fark edildikçe daha soğuk hava diliyorum daha da soğusun ki her yanımı saklayacak bir bahanem olsun. Bakışlarımı saklayacak bir delik arıyorum, senin gözlerin geliyor aklıma gözlerim gözlerin oluyor hissediyorum ama yine de bu bakışlarımı saklamam gerekiyor. Biliyorum ihanet ediyorum ama ne gelebilir elinden kuyuda saklanmaya çalışan bir insanın?

Her gün battığında, yastığa koyarken başımı içime acımasızca bir pişmanlık doğuyor. Neden diyorum? Neden olduğum gibi görünmemem lazım? Neden inciniyorum? halbuki Pir Sultan Abdal böyle tembihlememişti mi beni? “Herkes sıfatın söyler/İncinme gönül incinme.” Bu acımasız pişmanlık bazen gün ortasında kendi başıma kalma bahtiyarlığını yaşadığımda da geliyor. En çok o zaman zorlanıyorum.

İçimde bedenimi yırtmaya çalışan bir canavarla uğraşıyorum.

***

İnsanlar yaşamaktan bıktıklarını dile getiriyorlar sık sık. Ben ise yaşayamamaktan bıktım. Yaşayamamaktan, ruhumu bedenime uyduramamaktan, kıyı bucak saklanmaktan. Evet bedenim var, bir maddem var fakat bu benim ne var olmamı ne de yaşayabilmemi sağlıyor. Ne yaparsam yapayım insanlara yaşadığımı kanıtlayamıyorum. Hep bir ağızdan bana ölüsün sen diye bağırıyorlar. Bunları gözlerine bakarken seziyorum.

Bir yaşamı, yaşanılacak yeri yaşayamamaktan, bir akarsuda savrulurken o yana bu yana boğulmamak için o koca ağaca tutunamamaktan, sonra yaşayabilmek adına tekrar kuyuya dönmekten ne düzensiz şekiller çizdiğimi insanlara şu bana benzeyen kelimelerle nasıl anlatacağım. Bu güçlü, bu hayatı yaşayabilen ve hatta yaşamaktan bıkan insanların yanına tanrı beni cezalandırmak için mi gönderdi?

Aslan yuvasına düşmüş bir ceylan gibiyim. Sadece sığınabilecek, pençelerden korunabilecek, ruhumu kurtarabilecek bir ceylan yuvası arıyorum. Bu aslanların tanrısı da aslanlar gibi mi? Çok oldu bu yuvayı aramaya çıkalı, ne bir yuvaya rast geldim ne de bir tabelaya ancak ve ancak yolda serap gibi karşımda aniden beliren ve sonra hemen yok olan kuyulara sığındım. Farklı kuyular mıydı girdiğim yoksa hepsi bir miydi? Bunu bilmiyorum. Bedenimi ve ruhumu birbirine katıştırıp yaşayabilmek için yoldan çıktım. Şimdi geldiğim nokta neresi? Sadece ve sadece yaşayamadığım için ağlamaktan başka hiçbir tesellim olmadı.

Hayatın bana neden bu kadar kızgın olduğunu anlayamıyorum. Beni üzerinden atmak için neden bu kadar uğraş veriyor? Herkesi kucakladı da bana kollarında yer mi kalmadı yoksa? Ki ben onu keşfetmek için nelerimi vermedim, ona dokunabilmek için nice okyanuslar geçtim. O ise her okyanusta bir girdap oluşturup beni yutmaya, yutmaya ve işi bitmiş olarak atmaya gayret etti. İnsanlar ise bencilliklerinden ve kibrinden bir kere olsun görmedi beni. Öylece baktılar, sadece bakışları beni kahretti. Yalnızlık beni bir bit gibi ona buna yapışarak yaşamaya zorladı. Sanki işi bitmiş bir at gibiyim; ahırımda beni gelip vurmalarını bekliyorum. Kendi dünyamdan çıkmama rağmen elime ne geçiyor. Boş vaatlere kanıyorum her defasında. Bir balon kadar değeri olmayan vaatlerle dünyamdan çıkıp dışarı adım atıyorum. Sonunda, her defasında ne yaptığımı anlayamayanlar bana bir hor bakma lütfediyorlar. Peki o vakit ne yapmalıyım? Kendi dünyasından çıkmayacak kadar cesaretsiz; dışarıda yaşamayacak kadar aciz birisi ne yapar arada nefes almaya çalışmaktan başka?