Kuyudan Haykırışlar
ismail doğanBugünlerde her şey çok farklı. Anlatamıyorum bir türlü kendimi. Her anlatmaya başladığımda çığlıklarınızla kesiyorsunuz sesimi. Ben her anlatmaya başladığımda kendimi bir başıma hissediyorum. Bakın söyleyemiyorum demiyorum bilakis söylüyorum fakat anlatamıyorum; anlaşılmayan bir şeye anlatılmış denilebilir mi? Her konuşmam gecenin gündüzü örtmesi gibi örtülüyor insanlar tarafından. Siz her konuşmanızdan sonra jilet yutmanın acısını biliyor musunuz? Biliyorum bilseniz çok üzülürsünüz. Yazıyorum sadece bir gün beni arayan biri tarafından bulunur umuduyla. Her şey farklı demiştim yazımın başında. Bağlanmamalıyım dediğim her maddeye bağlandım sanki beni onlar yaratmışçasına, sanki her vakit yanımda bulunacaklarmışçasına bağlandım. Basit bir insanın tekiyim aslında ama basit bir insanın nasılda kibirlendiğini bir görmeliydiniz. Düşünebiliyor musunuz basit bir insanın nasılda kibirlendiğini? Bu dünyayı, bu coğrafyayı, bu acıları ben yaratmadım biliyorum. Ama acı nasılda yakışıyor bu aralar üstüme. Yalnız kalan insan acı çekmek zorundadır; eğer bu acılar mutluluk getiriyorsa buna delilikten başka ne denilebilir ki? İnsan acı çekmekten mutluluk duyabilir fakat delirmenin acısına ve bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına katlanabildiği zaman. Korkuyorum kendimden. Nasılda tanrı gibi hareket ediyorum. Ama herkes bu oyunu oynamıyor mu ki zaten? (Bakın bunu da ben biliyorum veyahut sanıyorum.) Ne olur bana doğruyu söyleyin en azından bir bahanem olsun bu yaşadığım hayata.
Kuyuya düştüm dostlar ama inanın kendim istemedim bu kuyuyu, Yusuf’un kardeşleri Yusuf’u nasıl ittiyse beni de ittiler bu kuyuya. Üstelik ben Yusuf kadar güzel de değilim. Kimse müjde demez beni bulduğuna ve beni pazarda da satamazlar bela olur çıkarım beni buradan çıkartanın başına. Kuyunun en dibinden bağırıyorum; buraya gelmeyin, ben düşünce kurudu bu kuyu, suyu kalmadı. Gidin kendinize sulak araziler bulun, su can demektir, cansız yaşanılmaz anlayın bunu. Bunu kuyudan çıkıp yüzünüze bağırarak anlatmak istiyorum fakat çıktığımda beni fare veya böcek olarak görmenizden korkuyorum, benden kaçmanızdan, iğrenmenizden ve beni öldürmenizden. Bu yazıları bir böcekten başkası yazamaz bunu siz çok iyi biliyorsunuz. Böceklerin talihidir bu hep öldürmek için bir fırsat kollarlar kuyuya düşmemiş olanlar. Bütün acıları üzerime alabilirim bana kuyulardan haber verin ama ne olur bu sefer beni atacağınız kuyuda bir damla da olsa su bırakın inanın boğuluyorum bu kuyuda. Size ne yaptım ben? Neyinize karıştım sizin? Tanrı gibi beni oradan buraya atan siz değil misiniz? Susmaktan yorulduğum için konuşuyorum bu aralar. Belki saçma sapan konuşuyorum ama inanın dostlar en kötü şeyleri konuşmak bile susmaktan daha kolay, daha az yorucu, daha az acı verici. Bu yüzden hepimiz hep bir ağızdan konuşalım ben size de üzülüyorum, sizin için de üzülüyorum, mutlu olun.
***
İnsanın kendine beni bul diye bağırması nasıl bir his bilir misiniz? Kendini kaybedersin, bulması ise köpeğin kuyruğunu yakalamaya çalışması kadar saçmadır. Kendimi kaybettim diye başka bir ben mi bulacağım? Yoksa bu yola bensiz devam mı edeceğim? Veremiyorum bu soruların cevabını. Hayattaki her şey insan yutan bir makinenin koca ağzı kadar hissizdir artık. Hayat bir isimken yaşamak neden bir fiil? Hayat kendisi bir isimken yaşamak için neden hep bir şeyler yapmak zorunda kalır insan. Hayatı durmak bilmez bir eylemle, yorulmak bilmez bir hareket isteğiyle değil de sadece durmak haliyle yaşayamaz mıyız? Kahretsin durmaktan çok sıkılıyorum. Fiillere bir çözüm yolu bulmam gerekli. Hep bizi bir şeyler yapmaya zorluyor. Hep bir hareket isteği, o ilk enerjiyi kim saldı içime? Ben, tek başıma durmak istiyorum, tek düze, tek bir sebeple, tek tek tek çoğul olan şeyler hep canımı sıkıyor. Ben varım bu hayatta, ben yaşıyorum, sen yoksun, sen olmadın ben varken varsın sen. Nerede toparlanır benim kafam illa bağlamam mı lazım kafamı gövdeme? Niye bir imtiyaz yok benim hayatımda, ben varsam neden bir kapıda koyamadım şu hayata? Ya ben yoksam sen zaten yoksun ama ya ben yoksam bizim halimiz nice olur bunu düşünebildin mi, idrak edebildin mi hiç? İnsan umuttan yaratılmıştır. O halde içim neden bir güvensizlik ateşiyle kaynıyor? Biraz nefes almak istiyorum. İnsan güvenemediği bir mekânda nefes almaya bile korkar… Her şeyden korkuyorum her bir şey sanki benim kendime daha da bağlanmamı sağlıyor. Bu böyle olmamalı bir yolu olmalı bu girdaptan çıkışın insan, bu kadar çok korkmamalı kendinden. İnsanı dışarısı korkutmalı biraz da insanın kendisine yabancılaşması fazlaca ürkütücü değil mi? Hep bildim sandığı bir benin aslında benlikten ne kadar uzak olduğunu anlaması ne kadar da korkutucu. Yaptığı hareketlere bir türlü anlam verememesi… Bir okyanusun ortasında gemim batmış da öleceğimi bildiğim halde kulaç atmam kadar iğrenç bir durum var mı? Birazdan gücüm tükenecek dev dalgaların arasında geldiğim yokluğu bulacağım. Bu işin raconu bu mu? Biran varsın çoğu zaman yoksun. Bu akıl almaz sistemin içinde hangi düşünce örgütlenmesiyle bulacağım ki artık bir yabancı olan beni?
Madem bitmiyor içerimizde ki bu eylem dürtüsü o halde dinlenecek bir zaman neden verilmemiş ki? Neden bir çıkmazda sürekli oyun oynuyoruz? Birazcık dinlensem, az bir şey sonra kaldığım yerden yenilmeye devam edeceğim. Yenilmek değil de yorulmak koyuyor bu oyunda. İnsan kendisinden yoruluyor en çok da. Bu beden en büyük yük, bu insanlar, bu kahrolası her şey bir yük. Bir kurtulabilsem şu yüklerden bilerek severek yenileceğim bu oyunda. Yorgunluk, çok korkutucu sürekli yorgunluk, bitmez tükenmez şu yorgunluk. Yorgunluğun dahi yorulduğu, durup dinlendiği bir hayat olmalı. Her işini yapmaktan yorulan şey dinlenmeli şu içine düştüğüm, kim bilir belki de düşürüldüğüm oyunda. Bilmiyorum, bu soruların cevabı içimin hangi kısmında yatıyor? Bilmiyorum, tanıyor muyum kendimi? Şu basitliğin içinde karmakarışık bir hayat yaşamak koyuyor bazen. Aslında herkesin bir görevi var fakat benim görevim bunlardan hangisi bunu bilmiyorum. Ben bu dünyanın neresindeyim?