Mağara ve Kafes

[Belki de bir kafeste veyahut mağarada olmak insan için gerekli bir şeydir. Mevlana’nın dediği gibi “İki dünyanın birbirine dokunduğu kapının eşiğinden insanlar girip çıkıyor. Kapı dönüyor ve açılıyor. Sakın uykuya geri dönme.” Belki mağarada olmak uykuda olmamaktır…]

BİR VAVEYLA‘DAN ANLAM, SES VE İNTİHAR BAŞLIKLI YAZI İÇİN GELEN BİR YORUM

Bir Yorum Üzerine Birkaç Kelam


Oysa mağarada olmak bir gereklilik olmanın ötesine uzanır; dünyaya “düşen” için. Mağara bir mecburiyettir; daima mahkumiyete dönüşmesi zorunlu olmayan bir mecburiyet. “Düşüş” ise icbar ile açıklanamaz. O bir “ahkamdır”. Bu bakımdan düşen, düşüşünde ya da düşmekte, mecbur değil mahkumdur. Hep düşkün kalmakta ise aynı mahkumiyet söz konusu edilemez. Çünkü hep düşkün kalmak, hep mağarada kalmaktır. Mağaranın ise bir mahkumiyet değil bir mecburiyet olduğunu söyledik. Öte yandan insan, mağara alışkanlıklarını kendisi için “esas” olarak duyumsadığı ölçüde, bir başka anlamca mağarada olmak mecburiyetten mahkumiyete dönüşür. Esasında, Platon’un mağara alegorisinde, mağaradakilerin “zorla” ayağa kaldırılmaları (ἀναγκάζοιτο ἐξαίφνης ἀνίστασθαί), yani mağaradan kaçış operasyonunun “zorla” yapılması mağaradakinin, “mağara alışkanlıkları” edinmesinden ileri gelir. Bu alışkanlıklar, mağaradakinin “gerçekliğini” teşkil eder. Bu alegoriye Metruk’un Kim’liği veya Novum Manifestum başlıklı yazımızda değinmiştik. Yazının ilgili bölümünün (I. BÖLÜM: Mağara Alegorisi Bağlamında Metruk ve Metrukat’a Giriş) yeniden okunması bu hususu kendiliğinden aydınlatacaktır.

Aslında, söz konusu alegorideki mahkumlar, mağaradadırlar ama mağaranın kendisine mahkum değildirler. Oraya düşmüş olmaya mahkumdurlar. Bu husus, alegorinin bölümlenmesinde kendiliğinden anlaşılabilirdir. Mağara, “düşülen” yerdir. Bu anlamda mağara, kafesin ilk anlamıyla örtüşür, ki kafesin iki ayrı anlamı olduğundan Anlam, Ses ve İntihar başlıklı yazımızda bahsetmiştik. Kafese ait olmayışın idrakinin getirdiği trajik duygu ise söz konusu ikinci anlamın zemininde yer alır. “Belki de bir kafeste veyahut mağarada olmak insan için gerekli bir şeydir” sözünü ancak bu şekilde tevil edebilirim. Buradaki “gereklilik” hüküm ile cebir arasında bulunması ölçüsünde olgunun kendisinden uzak, hüküm ile cebrin bir “gereklilik” bildirmesi ölçüsünde olgunun kendisine mutabıktır.   

“İki dünyanın birbirine dokunduğu kapı” ya da “mağaranın kapısı” ve “kafesin kapısı” kapıdan girenin “yönü” itibariyle hüküm ile cebir anlamını tayin etmemize olanak tanıyan kapıdır. “Sakın uykuya geri dönme” diye bir ikaz alıyorsak mağaraya cebir ile giriyoruz ya da iniyoruz demektir.  

“Belki mağarada olmak uykuda olmamaktır“; şu koşulla ki “çıktıktan” sonra “inen” olunduğu ölçüde; ki Anlam, Ses ve İntihar başlıklı yazımızda “bu defa mağarada olmanın ikinci kipi ise bir bahtiyarlıktır” deyişimiz “inişe” kinayedir. İnen, artık mağarada meskun değildir; “bana dünyaNIZdan…” diyene telmihen söylersek. İnen, kendisiyle “gelen” yoluyla zincirleri çözmek ve “mağaranın dışına” çıkarmakla “memur”dur.

Epigrafta alımlanan yorum kimi nüansları açmamıza olanak tanıdığı için, Bir Vaveyla yazarına teşekkürü borç bilir ve bu küçük açımlama yoluyla borcumuzu eda ederiz.

Bu küçük yazı bağlamında son olarak şunları söyleyelim:

Yazılarımın “felsefe” kategorisinde yayımlanması yazının özsel karakterinin dilsel olması ölçüsünde yerinde, öte yandan kendi kendisini yadsıması ölçüsünde olsa olsa bir ironidir. Söz konusu yadsıma ise failin kendisinde gizlidir; yazıdan açıklıkla görülemez. Tüm bu anlattıklarımıza gelince, onlar da bir hayalden başka bir şey değildir; yalnızca kabuğu “kırıp” özün “tadına” varanlar bu hayali “gerçek” kılarlar. Dolayısıyla bu yazı Müfettiş Gadget’a gönderilen ve “on saniye içinde kendi kendini yok eden bir mektuptur”.