Muhammed İkbal’de Yenilenme Fikri

Giriş


Doğduğu ve yaşadığı çevre ile içinde bulunduğu sosyo-kültürel ortamlar bir insanın düşünce ve şahsiyet oluşumunda önemli etkiler bıraktığı için Muhammed İkbal’in düşünce ve şahsiyetinin şekillenmesine geçmeden önce yaşadığı dönem ve siyasi-sosyal çevre hakkında kısa bir bilgilendirme yapmak yerinde olacaktır kanaatindeyiz.

Hayatı


Hindistan, Babür Hükümdarı Evrengzib Alemgir Şah’ın 1707 yılında ölümünden sonra çöküş dönemine girmiştir. Laknow ve Delhi Krallıkları da eskisi gibi güçlü değildir. Bu durum, önce Fransızların ardından da İngilizlerin işine gelmiş ve sömürge faaliyetlerini zorlanmadan gerçekleşmeye başlamışlardır. Özellikle İngilizler, insanları birbirine düşürüyor ve Müslümanlara yönelik saldırılarda bulunuyorlardı. Hindistan Yarımadası’nda Britanya Krallığı’nın ve Doğu Hindistan Şirketi’nin egemenliğini sonlandırmak amacı ile yapılan özgürlük harekatı ve savaşları olumlu sonuç vermemiş ve yönetimi İngilizler ele geçirmiştir. İngiliz yönetici sınıfının dilini bilmeyen halk büyük sıkıntılar çekmiş, İngilizce bilmeyen görevliler ise görevlerinden alınmışlardır. Durumun vehametini anlatmak isteyen o dönemin büyük şairi Mirza Esedullah Han Galib, arkadaşlarına bir mektupta şöyle yazmıştır: “Burada dilimden anlayan varsa getiriniz. Bu şehrin garibinin söyleyecekleri vardır.” Buna benzer sebepler ve yaşanan dil yoksunluğunun önüne geçmek için Müslümanlar, kendilerine gerekli olan dil eğitiminin verilmesini öncelikli amaç edinmişlerdir (Alap, 2011: 17). Bu bağlamda da İngilizlerden taleplerde bulunmuşlardır.

İkbal’e göre İngilizlerin kendilerini kandırdıklarını bile bile Hindistan’da yaşayan insanların yaşamlarını devam ettirmeleri ve onları eğitmeni olarak görmeleri hem şaşırtıcı hem de acınası bir durumdur. Bu durumu, kast sisteminin insanlarda sorgulatılamaz bir tabu etkisinin yansıması olarak isnat etmiştir. Ama İslam dininde böyle bir sistem yoktur. O yüzden İkbal, insanları sömürgecilik siyasetine karşı isyana teşvik etmiştir. Pratik yönden bir politikacı ya da devlet adamı sayılmazdı lakin, ömrü boyunca siyasal, sosyal ve düşünsel reformları gerçekleştirmek ve Pakistan halkının bağımsızlığını kazandırmak için çok çalışmıştır. Sadece bir avukat olmasına rağmen, şiirler yazarak halkını uyandırmaya çalışmıştır. 1926 Pencap Eyalet Seçimleri’ne kadar politika ile de ilgisi olmasına rağmen, tek devlet çatısı altında dil, din ve ırk farkı olan insanların toplanması gerektiği fikrini ortaya atmış ve Hint ulusculuğu fikrini savunan ilk kişi olmuştur. İkbal’in isteği devlet rejimi, özgür fikirlerle yaşanabilecek, egemenliğin halkın iradesinde olduğu meclise ihtiyaç duyulan bir yönetimdi. İkbal, özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne çok imrenmiştir (Alap, 2011: 21-22).

Yenilenme Fikri veya Tecdit


İranlı sosyolog Ali Şeriati, İkbal’in yenilenme fikrinin Kur’an’a ve Müslümanlığa uygun olduğunu savunur. Ona göre gerçekleştirmek istediği yenilenme hareketi, Kur’an’ın özüne uygun olan bir yenilenme fikridir. Şeriati, günümüzde İslam’ın donuk ve faydasız olduğunu zira 20. yüzyıldaki gelişimlere cevap veremeyecek halde olduğundan söz eder. Örnek bir Müslümanın yeniden ihyasını gerçekleştirmek isteyen İkbal’in bu görevde başarılı olduğunu dile getirir. Nitekim ona göre İkbal, yalnızca metafizik ve mistik haller üzerine düşünen ve dünyadan habersiz bir Müslüman değildir. İkbal, İslam inançlarının ve Kur’an ayetlerinin 20. yüzyılın mantıklı ve ilmi yorumlarına uygun olarak çağdaş ve alimane bir yorumla tefsir edilmesiyle, derince ve filozofça araştırmalar İslam’ın ihya edeceğini zannedenlerden de değildir.

Yine Şeriati’ye göre İkbal, ne Batı’da olduğu gibi bilimi insanlığın kurtuluşu olarak görür ne de ekonomik ihtiyaçların giderilmesinin insanlığın önündeki problemin çözülmesi olarak gören filozof gibi düşünür. İkbal, bu dünyaya bakışında ve görüşünde bilimi, aşk, duygu ve ilham ile birlikte el ele ve yan yana saymakta ve bu ikisini beşeri ruhun gelişimi yönünde birbiriyle karşılıklı işbirliğine çağırmaktadır. Şeriati’ye göre onun mesajının özü; “İsa gibi gönlün, Sokrat gibi düşüncen ve Kayser gibi elin olsun.” sözleridir. Ama tek bir insanda, tek bir ruh temelinde, tek bir hedefe ulaşmak için bulunsun. Yani İkbal’in kendisinde (Şeriati, 2018: 34,37).

İkbal’in kanaatine göre değişim, gelişim ve yenilenmenin içsel boyutta olması çok önemlidir. Zira dışsal anlamdaki değişimlerin geçiciliğine inanmaktadır. O, Müslüman Doğu toplumlarının gözlerini yavaş yavaş açtığına inanmaktadır. Fakat bununla beraber değişimin içsel boyutta olmadığı müddetçe dışsal bedene bürünemeyeceğinin altını çizer. Kendi ifadeleriyle:

“Doğu, özellikle Müslüman Doğu yüzyıllardır süren kesintisiz uykudan sonra gözlerini açtı ancak Doğu ulusları şunu anlamalılar ki içsel değişim olmadığı sürece hayat, kendi çevresinde hiçbir değişim yaratamaz ve hiçbir dünya, varlığı insanların karakterlerinde teşekkül etmediği sürece dışsal bedene bürünemez. Doğanın bu şaşmaz kuralını Kur’an, ‘…Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlardaki bulunanı değiştirmez…’ (Rad: 11). Mealindeki özlü sözcüklerle ifade etmektedir. Hayatın bireysel ve toplumsal yönlerini kuşatmaktadır.” (İkbal, 2017: 148- 149)

İkbal’in düşüncelerinde Batı felsefesinin izlerini görmek mümkündür denilebilir lakin kendisi bunları içtihat vasıtasıyla İslamiyet’in prosedürlerine uydurmaya çalışmıştır. İnsan, tabiatı imar etme emrini almıştır. Her insan fert olarak hesaba çağrılacak, kendisine hatta yeryüzünde Allah’ın halifesi sıfatı ve bundan dolayı, meleklerin onun önünde secde edecekleri kadar yüksek bir rütbe verilmiştir, bütün bu noktalar, İkbal’de Ego’nun kıymetine dair fikirlerini teyit etmektedir.

İkbal, eğitim ve öğretim hususundaki değişimin öncelikli olarak Peygamber ahlakı ile ahlaklanılması gerektiğini savunur. Ona göre İslam halis bir eğitsel akımdır. İkbal, İslam’ın ilk dönemlerinde okul, kolej ve üniversitelerin olmadığını ama eğitim ve öğretimin cami, vaaz, hutbe, hac gibi fırsatların zaten mevcut olduğunu dile getirir. O, eğitim ve öğretim değişiminde ulemanın, peygamber ahlakını öğretmekle görevli olduklarını dile getirir. Kendi ifadeleriyle:

“Peygamberimizin güzel ahlakını tatbikle güzelleşmesi ve sünnete uyma alışkanlığı hayatımızın en küçük alanlarına kadar işlemesi için Peygamberimizin ahlakını bize öğretmek ulemanın görevidir. Bayazit Bestami hazretlerinin önüne yemesi için karpuz konduğunda, Peygamberimizin onu nasıl yediğini bilmediğini söyleyerek yemeyi reddetmiş ve Allah beni sünneti terk etme suçundan sakındırsın diye buyurmuştur. Kamil-i Bistam birini taklit yüzünden Karpuz yemekten uzak durmuştu.” (İkbal, 2017: 141)

İkbal, kendi zamanının milletleri arasında yalnızca Türklerin kendi dogmasından uyandığını ve öz-bilincine kavuştuğunu, diğer milletlerin eski değerleri tekrarlayıp durduğunu Türklerin ise yeni değerler yakalamanın peşinde olduklarını dile getirir. Türklerin bu sorunu aşmalarını ve gelecekte de diğer milletlerin aşması gereken zorlu bir süreç olduğunu dile getirmiştir. İkbal, bu zorlu sürecin reçetesini Hz. Ömer’in “Kur’an bize yeter” cevabı ile bulabileceklerini söyler (İkbal, 2018b: 196).

İkbal, Türkiye’deki dini ve siyasi yaşantının modern felsefi fikirlerle güçlendirilmiş olmasını takdirler karşılamıştır: “Şayet İslam rönesansı diye bir şey gerçekse ve ben bunun bir gerçek olduğuna inanıyorum, biz de Türkler gibi bir gün entelektüel mirasımızı yeniden değerlendirmek durumundayız.’’ (İkbal, 2018b: 186).

Bu durumun siyasi, dini, politik alt yapısını incelemeye koyulan İkbal, Türklerde iki ana düşünce çizgisi olan Milliyetçi Parti ile Dini Terakkiperver Partisi’nin olduğunu görmüştür. Milli Parti’nin önceliği vatan diğer partinin ise önceliği din üzerine şekillenmiştir. İkbal, Milliyetçi Partinin görüşlerinin laik olması durumunu kilise-devlet ayrımı ile yanlış bir tüzüğü benimsediklerini dile getirmiştir (İkbal, 2018b: 188).

İkbal burada üçüncü bir görüşü daha dile getirir ve bu partinin görüşlerine ılımlı yaklaşır. Bu görüş ise Sadrazam Said Halim Paşa liderliğindeki Dinde Islahat Partisidir. Belli bir millete ait İngiliz Matematiği, Alman Astronomisi veya Fransız Kimyası olamayacağını savunan Said Halim Paşa’ya göre din de aynı şekilde belli bir millete ait kabul edilemez görüşünü savunmuştur. Türk, Arap veya İran Müslümanlığı gibi yaklaşımlar Paşa’ya göre İslam’ın özünde olmayan ve millileştirme gayretiyle doğan yanlış olgulardır. İslam’ın ahlaki ideallerinin evrensel olduğunu, fakat millileştirme çabalarının sonucu temel özelliğini yitirdiğini söyler. Paşa’ya göre tek alternatif İslam’ın dinamik özünü durağanlaştıran bu sert kabuğu koparıp atmaktır (İkbal, 2018b: 189).

İkbal’in, Said Halim Paşa’nın bu görüşlerine katıldığını başka bir eserinden de anlayabiliriz. İkbal, İslam dininin ırksal, ulusal, bireysel veya özel olmadığını aksine tamamen insani olduğunu ve amacının da insanları bütün farklılıklarına rağmen birleştirmek ve düzenlemek mesajını verdiğini ifade eder ve Mevlana’nın "Gönül birliği dil birliğinden daha güzeldir" ifadesiyle Said Halim Paşa’nın görüşlerini destekler (İkbal, 2017: 79,164).

İkbal, Müslüman ülkelerdeki aydın insanların azlığı, din adamlarının basiretsiz bir şekilde halkı yönlendirmeleri, Müslümanların ilim öğrenme ve kendilerini yetiştirmemesinden yakınır. İkbal, Cemaleddin Afgani ile Türk Kumandan ve fikir adamı olan Said Halim Paşa’nın fikri yönden kendisiyle aynı doğrultuda olduğunu fark etmiş ve özellikle Said Halim Paşa’dan övgüyle söz etmiştir: “fikirleri dünyadaki makamından yüce’’ (İkbal, 2014: 77). İkbal, Cavidname adlı eserinde bizzat kendine, Müslümanların ne durumda olduğunu sorar ve Zinderud mahlası ile şöyle cevap verir:

Türk, İran ve Arabistan Batı’ya bağlanmış 
Herkes Batı’nın oltasına takılmış kalmış!
Batı’nın emperyalizmi doğuyu yıkmış!
Kominizm dinin parlaklığını çalmış!

-(İkbal, 2014: 79)

İkbal, Türkiye’deki başka bir yenilme olgusu olan din ve ibadet dili Arapçanın anadile çevrilmesi meselesine de değinmiştir. İkbal’e göre dinin amacı kalbin ruhsallaştırılması ve manevi iklime girmesidir. Dolayısıyla din, insanın ruhuna da nüfuz etmek zorundadır. Ziya Gökalp’in savunduğu anadille ibadet düşüncesinin haklılığını ve tarihte var olan bir örneğini dile getirir.

Bu ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur;
Köylü anlar manasını namazdaki duanın… 
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur.
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın
Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!

-(İkbal, 2018b: 194)

Endülüs Devleti’nde iktidara gelen Muhammed Tumert, Ezanın Berberi dilinde okunmasını, Kur’an-ı Kerim’i Berberi diline çevrilmesini ve dini müessesedekilerin Berberi dilini öğrenmesini istemiştir (İkbal, 2018b: 194).

İkbal, Ziya Gökalp’in kadın-erkek eşitliği hakkındaki uzun bir şiirini dizelerine alır ki bu şiir şöyledir:

Bir kadın var ki ya annem, ya kardeşim ya kızım,
Odur bende en mukaddes duyguları yaşatan
Bir diğeri sevgilim ki günüm, ayım, yıldızım
Odur bana hayattaki şiirleri anlatan

-(İkbal, 2018b: 195)

İkbal, cumhuriyet yönetim biçiminin kendi ülkesi içinde uygulanmasını arzu etmiştir. Fakat ekabir sınıfının bu duruma kayıtsızlığını hissetmiş ve şu dizeleri serzenişle dile getirmiştir:

Kaçın cumhuriyetten siz de, pişkin bir köle gibi,
Eşekler topla yüzler sen, fikir desen bulamazsın.

-(İkbal, 2018a: 91)

İkbal, Türkiye’yi bazı açılardan eleştirse de eserlerinde Cumhuriyet yönetim biçiminin özlemiyle yanıp tutuşmuştur. Bilahare İkbal, Türkiye’nin bu yönetim şekline geçmesini sevinçle karşılamış ve reformların öncüsü olan Atatürk’e Mustafa Kemal Paşa’ya Hitaben adlı bir şiir bile yazmıştır. Şiirin başında ise Allah yardımcısı olsun diyerek bir ekleme yapmıştır. Şöyle ki:

(Allah yardımcısı olsun)
Vakıfız sırla dolan, gizli o takdire bile!
Asrımız, rengi uçuk, bir şerar olmuş iken,
Bir bakış attı cihan, nuru güneş doldu hemen!
Kalpte aşk duygusu yok, neyliyeyim piri Harem?
O kusar, saldı ya alemlere zilletleri hem!
Ovanın yelleri artık, yarıyor oldu bize,
Şu saba esse de, dargın bakıyor goncamıza!
Şu cihan kaydına bizler yine düştük düşeli,
Ahımız geçti, felek kubbesidir inlemeli!
Atıyorduk ya tuzaksız, avı biz terkimize,
Ok ve yay var ve sebeptir avımız ölmemize!
Nere at gitmişse de sür, haydi atıl durma hele,
Almadık tedbiri, mat oluverdik acele!

-(İkbal, 2018a: 92-93).

İkbal, özelde İslam ümmetlerinin, geneldeyse doğu milletlerinin içinde bulunduğu donukluğu, miskinliği, dilenciliği ve köle olarak nitelediği şimdiki vaziyetlerinden kurtulmaları için bir ilaç reçetesi hazırlamaktadır. O, sorunları tespit etmiş ve çözüm olarak da Ey Şark Kavimleri Bundan Sonra Ne Yapmalı? başlığı altında öneriler sunmuştur.

Öncelikle o, La İlahe İllallah ile itiraz edilmesi gerektiğini öne sürer. Çünkü ona göre evrenin anlam ve tazelik kazanması La demekle başlar.

La İlah’ın gerçeği, kul bilmeden,
Haktan ayrı sevgiler kırsın neden?
‘La’, cihanın işte, başlangıç demek,
Hakk’a dostun yolda merhaleydi tek!
Izdırabından yanan millet yine,
Toprağından, hep dönermiş kendine.
Masivaya ‘La’ demek olmuş hayat
Böyle bulmuş taze bir can kainat. 

-(İkbal, 2010: 411)

Bu itirazdan sonra ise İkbal, fikri temizliğin olması gerektiğini ileri sürer. Kur’an’ın bu yönde en önemli arınma işlevi gördüğünü dile getirir:

Nur-ı Kur’an, göğsünün içlerde var;
Aynalar parlar, Cem’in cam, ar duyar!
Tertemiz ahlaklı bir neyzen olan,
Hemde O’ymuş, gönlümü altüst kılan.
Önce lazımdır düşünmek, tertem
Çok kolay, mamur olur her fikrimiz!

-(İkbal, 2010: 397, 399)

Kur’an ile fikri arınmayı gerçekleştiren birey ve toplumlar bundan sonra ise kendi özlerine dönmeli ve inkılap gerçekleştirme yollarını aramalıdır. Bu yenilenmeyi gerçekleştirmek için ise içinde bulundukları çağı iyice tanımak gereklidir; zira Batı’nın kanun ve düzenleriyle, yaşam tarzları ve giyim kuşamlarıyla, taban tabana zıt olan ahlaki yönleriyle vb. değerleriyle çözüm gelmeyeceğinin altını çizmektedir. Bu sebeple reform ve değişimin içten başlayarak doğulu ruhuyla gerçekleşmesi gerektiğini ileri sürmektedir.

Ümmeti ümmet kılan iç cezbeler,
Aklı eksikler sayar cinnet meğer.
Şark’ın kalbi, inkılap etmektedir,
Bitti akşam, bir güneştir yükselir

-(İkbal, 2010: 397, 412). 

Fikri arınmanın ardından ise özgür bir kalbe sahip olmanın ehemmiyeti üzerinde duran İkbal, doğu toplumları ve Müslümanlar için bu değer, bağımsızlığı temsil eder; zira Batı’nın fikir ve hegemonyasından kurtulmanın özgür bir kalp ile gerçekleşebileceğini savunmuştur:

Fikri Şarkın, ermeli gündüzlere,
Sineler hür, parlatırsam bir kere!
Name sunsam olgun etsem hamları,
Taze yönler dolmalı eyyamları
Şark fikir, bulsun Frenk’ten kurtuluş,
Nağmesiz versin yeniden renk, coşuş!

-(İkbal, 2010: 399)

İkbal, kurtuluş reçetesinin bir diğer malzemesi olarak da Müslümanların kendine olan güvenin yerine gelmesini istemektedir. Bunu yaparken de Batı’nın reddini istemektedir. Lakin Batı’nın toptan bir şekilde terkten ziyade zararlı ve şaibeli değerlerini kastetmektedir.

Hem Frenk’in kanunu vermez mecal,
Toy koyun, kurtlar için olmuş helal!
Hem gerek dünyaya baştan bir nizam,
Fayda vermez, bir kefen çalmış o hem.
Hep Cenova hile fendir başka ne?
Bu senin mal, bu benim; pay etmede!
Harfe sığmaz, çokça kurnazlık dolu,
Hem de dünya, fitne, düşmanlık dolu.
Renge tutsak, gel temizlen, renk nedir?
İnkar et bitsin Frenk, Hak sendedir!
Kalk da hallet, milletin müşkül ne var,
Garplılık sevdasını kalpten çıkar!

-(İkbal, 2010: 413).

Doğu toplumlarının sinesinde mevcut olan yeşermeye muhayyel tohumlar kendi dinamizmleri için gerekli olan ihtiyaçları içerisinde barındırmaktadır. Tohumun yeşermesi için gerekli olan şartlar ise Güneş yerine Kur’an ve Sünnet, havadan ziyade kendine olan güven hissi, topraktan ziyade geçmişte var olan örnek ve ilhamlar, sudan ziyade de harekete geçirtecek doğunun deruni tarzıdır.

Şark da mevcut tarzı, gel koy ortaya,
Şeytandan kendini kurtarsana
Garplı neymiş? Bildin elbet garplıyı,
Nereye dek taklittesin, zünnarlıyı?
İğne ondan, neşter ondan, dert bile,
Kan bizim ırmak, şifa ummak, çile!
Bildiğin emperyalizm, kahr çiledir,
Hem ticaret, asra sinmiş hiledir.
Bil ki dükkan oldu taç, taht ortağı,
Gönlü elbet fitne, şerler dolmada!
Doğru bilmişsen onun sen, fikri ne,
Garp ipekten, yünlerin yumşak yine.
Sen onun dükkana muhtaç olma geç,
Kışta olsun, kürkü ondan alma hiç.

-(İkbal, 2010: 414).

Kurtuluş reçetesine bir malzeme olarak benlik bilincini de ekleyen İkbal, bu bilincin farkında olunması gerektiğini savunmuştur. Ona göre bu benlik evreni, eylemlerle değiştirme ve geliştirmede en önemli şuur halidir. Bu şuur halinden habersiz olan veya benliğin gelişimini durduran bireylerin ise rüzgar önündeki saman çöpü misali hedefsiz ve ruhsuz olarak savrulduğunu dile getirir:

Vay o millet, göz kapar hep kendine,
Hak’tan ayrı, kalbi bedbahttır yine!
Ölse benlik, dağ gibi bir sinede,
Bir samandır, yelde mecbur dönmede.

-(İkbal, 2010: 409)

İkbal, benliğe ters düşen felsefe ve salt aklın zararlarından kurtulmanın gerekliliğini ileri sürer. İkbal için bireyde var olan canlılık ve yaşam belirtileri, kalbin ve ruhun arı ve temiz şekilde kendini koruyabilmesi halidir. Dolayısıyla üzerinde yaşadığımız dünyada kalpleri nefret, korkaklık, kıskançlık, ihtiras, düşmanlık ve hile gibi kötü değerlerden sakındırmak gerekmektedir. 

Ehl-i dinin, hikmeti ettim beyan,
Ehl-i kin, hikmet sunar, ol anlayan!
Ehl-i kin, hem hile, fenden başka ne?
Ruhu yıkmış, gövde tamir etmede.
Dine gerçekten uzaktır felsefe,
Aşk ve şevklerden uzaktır felsefe!
Hem de mektepler onun, almış ele,
Sahibinden, fazla fikir etmez köle.
Halka rehber, tatlı dil dökmüş bilin
İstemiş, gelsin kurulsun taze din!

-(İkbal, 2010: 400)

Son olarak ise İkbal, Müslüman toplumların kendi benliklerinin haricindeki dışarıdan alınan ve kabul edilen değerlerin topyekün benimsenmesinin yanlışlığına dikkat çekmektedir. İkbal, İslam dininin buyrukları doğrultusunda olmayan her türlü ilmi ve ahlaki değerlerin Müslüman toplumlara zarar vereceği kanaatindedir. Onun, bu konuyla ilgili değerlendirmeleri şöyledir:

Vay o kavme, başka fikir kurbanıdır,
Fayda buldum der, fakat düşmanıdır!
Bir bakış bulmuş, ilim fenlerde o,
Benliğinden pek uzak demlerde o.
Mührü var amma, silinmiş ism-i Hakk,
Hem emeller kalpte varken, öldü bak!
Yok onun gayret sunan evlat neden?
Tende can var, say mezarda, öldü sen!

-(İkbal, 2010: 400).

KAYNAKÇA


ALAP, M.S., 2011. “Türkiye’de Muhammed İkbal Çalışmaları”; Yüksek Lisans, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
ŞERİATİ, A., 2018. Biz ve İkbal, Çev.: D. Örs, Fecr Yayınları, Ankara, 239s.
İKBAL, M., 2010. Muhammed İkbal Külliyatı, Çev.: A. M. Şahin, Irmak Yayınları, İstanbul, 477s.
İKBAL, M., 2014. Cavidname, Çev.: H. Toker, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 285s.
İKBAL, M., 2017. Makaleler, Çev.: C. Soydan, Hece Yayınları, Ankara, 238s.
İKBAL, M., 2018a. Şarktan Haber, Çev.: A. M. Şahin, Karbon Kitaplar, İstanbul, 215s.
İKBAL, M., 2018b. İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Anlamlandırılması, Çev.: H. Demirekin, Karbon Kitaplar, İstanbul, 234s