Ömürlük
İbrahim ArıkHer günün sonunda yatağa geçmeden uğrarız, bir çay kaşığı sapıyla bile açılan kilitle sağlama alınmış defterin başına. Günün muhasebesini yapar dökeriz içimizi günlük denilen sandığa. ‘Sevgili Günlük’ diye başlanır hani. O güne ayırdığımız sayfalara akıtırken mürekkebi, bir yandan da yarın için ayrılmış tertemiz sayfayı göz ucuyla keser içten içe bir gün daha yaşamanın garantisini veririz kendimize. Her ne kadar geçmiş zamanlı kullanılsa da kelimeler, geleceğe dair umutları taşırlar içlerinde.
Ben de her zaman bir günlüğüm olsun istedim bu yüzden. Yaşadıklarımın heyecanıyla, yaşayacaklarımın umuduyla defteri açıp kimi zaman acı kimi zaman tatlı gülümsemelerle defterle birlikte o günümü de kapatıp rahatlamak istedim. İlk iş olarak defterim olması gerekiyordu. Kalınca bir defter aldım kendime hatta kilidi bile vardı. Biraz heyecan, biraz sevinç, biraz burukluk vardı içimde elimdeki deftere bakarken. Acaba uzun ya da kısa bir ömür mü biçmiştim kendime. Acaba bu deftere başlayabilecek miydim veya bu defter kadar daha kaç defter doldurabilecektim. Kaç sayfaya sığacaktı, kaç kilo gelecekti hayatım. Öğrenmek için denemek lazımdı elbet. Gece yatmadan önce açtım masa lambamı geçtim defterimin başına. Usulü bozmak olmazdı, her zaman herkesin başladığı gibi başlayıp sonra kendimle ilgili kısımlara geçecektim. ‘Sevgili Günlük, bugünlük bu kadar’. Evet, o koskoca deftere yazdığım tek şey buydu. Geçirdiğim yıllarımın özeti, belki geçireceğim yıllarımın habercisi olan bu cümle. O günden sonra kalemi elime almadım, alamadım. Yıllar sonra hakikat geldi ve kalemi şimdi elime tutuşturdu. Yaz dedi yaz. Tüm hayatının kaç sayfa ettiğini, geriye elinde kalanların kaç gram ettiğini görmek istiyorsan durma yaz.
Yazacağım şey günlük gibi değil, bir nevi ‘Ömürlük’. Günlük gibi içinde yaşama, umuda dair şeylerin değil, ölümü ve ölümün hakikatlerini yüzümüze vuran, boğulmak üzere olan birinin son çırpınışları, son nefeslerini aldığının farkında olan bir hastanın hırıltıları. ‘Sevgili Vasiyetname’ diye başlanmayacak kadar gerçek. Yıllarca vakit öldürdüğümü sanırken usul usul vakit beni öldürmüş. Akrep ile yelkovanın oluşturduğu girdap beni içine alıp yolun sonuna bırakmış. Son adımı atmadan evvel dönüp arkama baktığımda geriye ne kalmışsa onları size bırakmak istiyorum. Sizlere maddi anlamda bırakacak neredeyse hiçbir şeyim yok. Koskoca ve kısacık ömrümde elimde kalan sermayeyi sığdırabileceğim üç beş kağıt parçası, mürekkebi bitmek üzere olan bir kalem, yıllarca kolumda sadece ağırlık olsun diye taşıdığım saat, aklımda bir sigaralık ömür, elimde bir ömürlük sigara. Bu yüzden sizlere gerçekten sahip olduğum kiminin başına taç kiminin ayağına paspas yaptığı beni ben yapan şeyleri bırakıyorum kıymetini bilmeniz ümidiyle:
Dostluklarım vardı benim. Şu hayatın karmaşasından, içine girdikçe beni yoran akıntısından, mide bulantısından kaçıp da sığındığım limanlarım. Yanlarında olduğum sürece zaman ve mekân mefhumundan bihaber olduğum, kendi sesimi işitebildiğim penceresiz duvarlarım. Kimi dostum olduğunun farkında olan kiminin bırakın dostum olduğunun benim bile farkımda olmayan dostlarım vardı benim. Her zaman kıymet verdim onlara benim verdiğim kıymete ihtiyaçları olmamalarına rağmen. Yaşadığım her sıkıntıyı koşup onlara anlattım. Çektiğim her derdin yarısını koşup onlara pay ettim. Hiçbir zaman onları üzmek istemedim, incitmemeye özen gösterdim. Ta ki o geceye kadar.
Kendime tahammül edemeyişimin kıymıkları batarken beynime, karanlıklardan daha karanlık bir gecenin orta yerinde iki vuruşluk kapı tıklatmasıyla daldı odama. Çok savunmasız bir anımda yakalanmıştım. Ne yüzüme yapıştırdığım gülümseme ne de hepsini göstermekten korktuğum için iç dünyama çektiğim perde yoktu yanımda. Uzun uzun süzdük birbirimizi. Onun gözlerinde ilk kez gördüğü yaratığı keşfetmenin verdiği merak ve şaşkınlık, benim gözlerimde yıllarca görmekten aciz olduğum şeyin farkında oluş ve utanç vardı. O güne kadar asla incitmediğim dostumu aciz bir şekilde odadan kovabildim sadece. Ne yaptığımın farkında değildim. Oda da tek başıma kalmıştım ama aslında dostumda odadayken tek başımaydım. Onu kovmamın sebebi onun gözlerinde, hareketlerinde kendimi görmüş olmamdı. Odadan kovduğum aslında o değil bizzat bendim.
O geceden sonra dostlarıma hiçbir zaman başkasıymış gibi bakmadım. Onlara bakarken hep kendime baktığımın farkında olarak baktım. Onlara kızdığımda, kızdığım şeylerin aslında bizzat ben olduğumu, bende olduğunu anladım. Daha çok bağlandım dostlarıma, daha çok sahip çıktım, daha çok sarıldım onlara, daha çok baktım gözlerine. Onlar benim vicdanımdı, onlar benim aklım, kalbimdi, onlar benim aynalarımdı. Beni ne büyük ne de küçük gösteren, ne olduğum gerçeğini bütün üryanlığıyla bana gösteren aynalarımdı. Onlara baktıkça beni hatırlamayın isteseniz de hatırlayamazsınız zaten. Onları sizlere bırakıyorum bakmaktan korkmayıp kendinizi görmeniz kendinizi hatırlamanız üzere.
Eski aşklarım vardı benim. Dinlediğim her şarkıda yâd ettiğim, içtiğim her sigarada iç çektiğim, her gece yıldızlarla selam gönderdiğim. Eski aşklarım vardı benim her biri için kendimi yakıp kül ettiğim, uğruna ömrümden bir parçayı kurban ettiğim, her birine yüreğimden en güzel yeri açıp gel ettiğim. Eski aşklarım vardı benim her aklıma geldiğinde kendime kızıp küfrettiğim, utançtan yerin dibine geçtiğim eski aşklarım vardı benim. Aşkın çoğulu olmazmış meğer. Aşk tek kelimeymiş, aşk tek heceymiş, tek yürek, tek dilek, tek bedenmiş aşk, hiç bir ek kabul etmezmiş yanına aşk. Aşkın eskisi olmazmış meğer. Aşk girdimi bir bedene, beden eskir, yıllar eskir, âşık eskir, maşuk eskir ama aşk eskimezmiş bilmez idim. Adını koyamadığım ne varsa dönüp aşk dedim. Aşkı ağza sakız yapanlara, ayaklar altına alanlara, küçümseyenlere kızdım, öfkemden kudurdum döndüm adına aşk dedim. Derde düşkünüm ben, yeter ki dert olsun çekmesi benden diyemedim adına aşk dedim. Aşkın tadına bile bakamadan kokusunu duydum sarhoş oldum adına aşk dedim. Her gece uykuda gördüğüme düş diyemedim uyandım adına aşk dedim.
Kendimi bilemedim, bildiğim ne varsa utanmadan dönüp adına aşk dedim. Bir sonrakini hep bir öncekinden üstün tuttum ne ile ölçtüğümü bilmeden, kendimi bilmeden, yüreğimi bilmeden. Bütün bunlar oluruna bırakmak mıydı yoksa bir çabanın mahsulü müydü asla bilemedim. Birine ait olma isteği, kendimi bir yere koyma arzusu belki de bir şeylere tutunma ihtiyacından kaynaklandı. Boşa geçen bir ömrün farkında olmam ve onu doldurma telaşıyla çırpınışlarım. Hiçbirinden tam olarak emin olamadım. Emin olduğumu düşündüğümde de hakikatin şamarı yüzümün orta yerine indi ağladım. Hiçbir şey için atmayan bir yüreğe sahip olmak. Çoğu zaman varlığını unuttuğum sadece bir iç organ olarak orada durmaktaydı. Bulduğum hiçbir tedavi yöntemine cevap vermiyor sükûnetini ısrarla koruyordu. Aklımın beni terk edip gidişinden sonra o da terk etmişti beni. Her seferinde hayalini kurduğum aşkın hayal kırıklıkları kanata kanata geçti yüreğimden, bir sonraki aşkın üzerine damladı. Kursağım kanla doldu nefes alamaz oldum yutkundum, öksürdüm, boğuldum ve öldüm. Ab-ı hayat suyunun peşine düştüğüm yolda daha ilk adımı atarken öldüm. Heybemde utanç, hayal kırıklığı, pişmanlık ve ıstıraptan olma bir kefenden başka bir şey kalmadı. Utanarak sizlere sesleniyorum son sen nefeslerimde ey eski aşklarım. Özür diliyorum sizden kusura bakmayın hepinizi seviyorum. Bir sonrakinizi bir öncekinizle alçakça aldatmış olsam da kusuruma bakmayın hepinizi seviyorum. Eski aşklarımı bırakıyorum sizlere bir daha onlara beni hatırlatmamanız üzere, bir daha aldatılmamaları üzere ve onlara bir daha aşık olmamanız üzere.
Anılarım vardı benim. Anında yaşayamadığım ama daha sonrasında da içimden çıkaramadığım, içinden asla çıkamadığım anılarım vardı benim. Ne zaman gözlerimin önü buğulansa bir anda dipdiri karşımda belirip, tutup kolumdan beni geçmişimin en karanlık yerlerine götüren, en ıssız dehlizlerini gezdiren anılarım vardı benim. Bir kerecik bile olsa karşı koyamadım, koymadım, bırak beni diyemedim düştüm peşine. El uzattım çocukluğuma çocuk-luğumun başını okşadım, Öğütler verdim kıymetini bilsin diye çocukluğunun. Dokuz yaşıma gittim ölme dedim, öldürme kendini, hayat sana ne getirirse getirsin yaşamaya devam et dedim dinlemedi. On dört yaşıma geldim dokuz yaşım beni dinlemedi ne olur sen dinle yaşa kendini yaşa anını dedim dinletemedim. On sekiz yaşıma geldim sonra yalvardım yakardım düşürme kendini, başkasının hayatını yaşama, başkalarına göre yaşama ne olur yapma dedim dinletemedim. Yirmi bir yaşıma uğradım sonra, onu büyük bir pişmanlık içinde mahvolmuş bir şekilde bir köşede düşünürken buldum. Geçmişte yapamadığı ne varsa, yaptığı ne kadar hata varsa pişmanlık duyuyordu kahroluyordu. Yapma dedim yapma olan olmuş önüne bak, hiçbir şey için geç değil dedim, küfür yedim oradan da kovuldum. Şimdi baktığımda ise hiçbir şey değişmemiş. Yirmi bir yaşım eskilere bakarak üzülmüş, pişman olmuş; ben ise yirmi bir yaşıma bakıp pişmanlığına, üzülmesine üzülmüş, kahrolmuşum.
Geçmişe bakıp öfkelenmişim, geçmişe bakıp mutlu olmuşum, gülmüşüm, her şeyim benimle birlikte geçmişte kalmış ve anlarım anı olmuş. Şimdilerimi hep gelecekte yaşamışım geçmişe olan düşkünlüğümden. Hayatımı hep dikiz aynasından yaşadım ve başıma gelen kazalara engel olamadım, hak ettiğim kazalara. Geçmişimde yaşamayı kabullendim, kabullenmek zorunda bırakıldım. Bununla savaştıkça daha çok gömüldüm geçmişimin karanlığına. Sevmeye başladım sonraları. En azından artık beni bırakmayacak, ben sarıldıkça beni daha çok saracak bir şey bulmuştum sonunda. Bir süre sonra tamamen geçmişin karabulutları kaplamıştı tüm benliğimi. Hayallerimi -hani şu gelecekle ilgili kurulan düşler var ya işte o hayallerimi- bile geçmişte kurmaya başlamıştım.
Keşke şöyle olsaydı, keşke böyle yaşasaydım diye gerçekleşmesi imkânsız, keşkelerle dolu hayaller kuruyordum artık. Mutluyduk, kederliydik, pişmandık ama en azından birlikteydik. Artık emin olmuştum onlar beni asla terk etmeyecekti. Bunu dostlarımla da paylaşmalıydım, onları da sarmalıydım geçmişimle, anılarımla. Hiçbir şey anlatmaya ne tahammülü ne takati olan ben herkese anlatmaya başladım anılarımı. Her anlatışımda o anları tekrar tekrar yaşıyordum yeniden gülüyor yeniden eğleniyordum. Hiçbir detay atlamamaya özen gösteriyordum. Anlatmalarım devam etti uzun süre, kendi hayatımın Heredotuydum adeta. Bir süre sonra anlatmalarım azaldı azaldı ve kayboldu. Çünkü artık anılarımı hatırlamaz olmuştum. Aslında bir süre sonra anlatmaya başladığımda o anları hatırlamadığımı her anlatışımda parça parça silindiğini, o canlı görüntülerden geriye hiçbir şey kalmadığını fark ettim. Artık anlattıklarım anılarım değil sadece bir önceki anlatışımın kopyasıydı. Geriye sadece anlattıklarımı anlatışım kalmıştı. Beni terk etmez dediğim anılarım beni çoktan terk edip gitmişti sinsice, ben çok sonraları fark etmiştim. Gitme kal diyecek fırsatı vermedi bana, elime oyuncak tutuşturdu onunla oyalandım. O sırada arka kapıdan çoktan çıkıp gitmişti. Kendime gelip seslendiğimde aldığım cevap sesimin boş duvardan gelen yansımasıydı sadece. Beni geçmişimin karanlığında, dipsiz kuyularında, ıssız odalarında bir başıma bırakıp gitmişti. Geriye geçmişimin çamurlu yollarında ayak izleri kalmıştı sadece. Sizlere sahip çıkamadığım, karşısına çıkıp da dur diyemediğim anılarımın ayak izlerini bırakıyorum. En azında geriye kalan izlere sahip çıkıp bir daha kimseye anlatılmamak üzere.
Adım vardı benim. Ezan okunduktan sonra üç kere kulağıma fısıldanan ve ömür boyu hatta ömrün de ötesinde üzerime yapışan adım vardı benim. O isim söylendiğinde ilk ne zaman dönüp baktığımı hatırlamam ve hala söylendiğinde neden dönüp baktığımı anlamlandıramam. Ben doğduktan sonra ismimin ne olacağı konusunda hiç düşünülmemiş. Kimliğimi anlamlandıran, kimliğime yazılan, sen kimsin sorusunun tek kelimelik cevabı olan isim bana seçilmemiş ben isme seçilmiştim. Evet, ben doğmadan önce adı seçilenlerdenim. Ben daha dünyaya gelmeden önce seslenilenlerdenim. Ben adı doğumla değil ölümle belirlenenlerdenim. Ben yaşamak üzere değil birilerini yaşatmak üzere kurban edilenlerdenim. Ölen birinin adının doğan birine verilmesi. Hangisi ödüllendiriliyordu ya da hangisi cezalandırılıyordu. Bu isim bana layık mı görülmüştü yoksa reva mı görülmüştü asla bilemedim. Peki bana adı verilen kişiye kimin adı verilmişti, biz hep beraber kimi yaşatıyorduk. Bana bakıldığında, adım söylendiğinde beni mi görüyorlardı yoksa adını taşıdığım kişiyi mi. Bana sevgi gösterdiklerinde hangimizi seviyorlardı, bana kızdıklarında öfkeleri hangimizeydi asla bilemedim ve bilemeyeceğimde. Kaç insanın günahının bedelini ödüyordum, kaç insanın güzelliklerinin üzerine konuyordum kim bilir. Kim bilir bilmem ama ben bilmem, daha kim olduğunu bile bilmeyen bir kimliksiz olarak. Peki, kimim ben, kimdim ben. Kim olduğumu yazan kimlikte bile ben yoksam eğer başkası varsa, kim olduğumun da pek bir önemi yok galiba. İşte size kim olduğunu dahi bilmeyen birinden arta kalan bir metrukât daha. Adımı da size bırakıyorum hiçbir zaman kendime yakıştıramadığım daha doğrusu kendimi yakıştıramadığım adımı. Bir daha kimseye kim olduğu sorusunu sordurmamanız ve kimseye vermemeniz üzere.
Sıra geldi sizlere ey insanlar. Size siz dememin sebebi sanmayın ki saygımdan sadece çokluğunuzdan, çoğunluğunuzdan. İşte size sahip olduğum, olduğumu sandığım her şeyi bıraktım. Alın hepsi sizin olsun, ne istiyorsanız alın alın da bırakın artık bu açgözlülüğünüzü, doyumsuzluğunuzu. Elinizi attığınız dalı kurutmaktan vazgeçin artık. Yaşayamayacağınız kadar çok toprağın peşine düştünüz, harcayamayacağını kadar çok malın mülkün derdine düştünüz, sindiremeyeceğiniz kadar çok duyguları sömürdünüz. İnsanlığınızı unuttunuz da tanrılığa göz diktiniz. Yetinmediniz, yetinemediniz, bir nefsi tatmin etmek için kaç canı heba ettiniz. Kendi hedeflerinize ulaşmak için kaç insanı kurban ettiniz. Ufacık bedenlerinizle sığamadınız koskoca dünyaya. Sizlere her şeyimi bırakmamın sebebi sizleri sevdiğimden düşündüğümden değil yanımda götüremediğimden. Bu sözler ölmek üzere olan değil çoktan ölmüş olan birinin sözleri. Bu kelimeler sadece cesetten ibaret birinin kelimeleri. İyice çekin içinize kokuyu, alın ceset kokusunu ama sanmayın ki bu koku mürekkepten veya kelimelerden. İçinize çektiğiniz ceset kokusu bizzat göğsünüzün sol yerinden. Ey canım insanlar Kırk üç yaşında bir çocuğa ‘Canım insanlar… Sonunda bana bunu da yaptınız’ dedirten canım insanlar. Bir deliye ‘Eğer bir deli kendinize gelmenizi söylüyorsa nasıl bir dünyadır burası’ dedirten sözüm ona akıllılar. Alın dünyanız tüm güzelliğiyle sizin olsun. Merak etmeyin sizleri de sahipsiz bırakmadım elbet. Siz ne yapacağınızı çok iyi bilirsiniz o yüzden lafı daha fazla uzatmıyorum. Sizleri size bırakıyorum ne haliniz varsa görmeniz üzere.