Osamu Dazai Üzerine
muhammet taha durduTahminen on yaşlarındaki fotoğrafta adam, çevresinde kız çocukları, bahçedeki havuzun kıyısında yırtık pırtık elbisesiyle ayakta dururken, başını hafifçe sola eğerek çirkince güldüğü bir fotoğraf. Çirkince? Estetik kaygısı olmayan insanlar sıradan bir şeymiş gibi bakıp, ”Ne şirin çocuk” gibi iltifatlarda bulunabilirler. Elbette bu iltifat tamamen yersiz değil. Biraz da olsa çocuğun yüzünde ”şirin” sözcüğüne uygun bir şeyleri bulabilmek mümkün. Ama kendini estetik konusunda biraz geliştirmiş bir kişinin ilk bakışta fotoğrafı sinek kovalarmış gibi bir el hareketiyle fırlatıp atarak rahatsızlığını ”Ne kadar da itici bir çocuk” şeklinde dile getireceği muhakkaktır. Çocuğun gülümsemesi kesinlikle, insanın baktıkça tanımlayamadığı kötü hislere kapılmasına neden oluyor. Bu kesinlikle bir gülümseme değil. Aslında çocuk biraz bile gülümsemiyor. Bunun kanıtı, çocuğun her iki elini de sımsıkı yumruk yapmış olması. İnsanlar gülerken yumruklarını böyle sıkmazlar. Bir maymun. Maymun gülümsemesi. Sadece yüzünü çirkin kırışıklıklar kaplamış. ”Kırışık suratlı velet” dedirtecek kadar; hem de nedense insanı iğrendiren, sinir eden bir yüz ifadesi fotoğrafa yansımış.İnsanlığımı Yitirirken, Osamu DAZAİ
Şuuçi Tsuşima’nın İntihar Dolu Yaşamına Bir Bakış
Diğer birçok müstearın yanı sıra Osamu Dazai müstearını da kullanan Şuuci Tsuşima, 19 Haziran 1909’da Japonya’nın ana adası Honşu’nun kuzey ucundaki Tsugaru yarımadasındaki, adı şimdi Goşogavara olan Kanagi-mura adlı küçük kasabada doğdu. Baba Gen’emon ve anne Tane’den doğan yedi erkek ve dört kız çocuğun en küçük ikinci çocuğuydu.
Araştırmacıların sıkça belirttiği ve kendisinin de yazılarında sıkça tanımladığı gibi, Şuuci’nin karmaşık bir çocukluğu olmuştu. Annesi Tane genellikle hastaydı ve yaşamının ilk bir kaç yılı Şuuci öncelikle teyzesi Kiye ve onun yardımcısı Take tarafından büyütülmüştü. İkisi de Şuuci altı yaşındayken ayrıldı, Kiye yeni evlenmiş kızıyla, henüz yeni evlenen Take ise kocasıyla yaşamaya başladı. Bu ani kayıp Şuuci’yi terk edilmiş, yalnız ve kafası karışık bir hâlde bıraktı.
Parlak bir çocuk olan Şuuci, ortaokulda edebi yeteneğini sergilemeye başladı ve orada, daha sonra yazmış olduğu İnsanlığımı Yitirirken kitabındaki Yozo gibi akranlarını eğlendirmek için tasarlanmış öyküler kaleme aldı. Eserlerinden biri, “Hanako-san” başlıklı bir öykü, anlatılana göre sınıf arkadaşlarını gözlerinden yaşlar akacak kadar güldürdü. İnsanlığımı Yitirirken adlı eserinden yola çıkarak Şuuçi’nin lise ve ortaokul yıllarında öz benliğini gizlemek için soytarılıklar yaptığını ve bunun sonucunda popüler bir genç olduğunu söyleyebiliriz. Oysaki kendisi insanlardan nefret etmiştir. Bu dönemi Şuuçi bahsi geçen eserde şöyle belirtmiştir:
Yaramaz görünmeyi başarmıştım. Saygı duyulma durumundan kurtulmuştum. Karne verildiğinde, “davranış” dışındaki tüm notlarım ondu. Davranıştan da altı ya da yedi alırdım. Bu da aile içinde bir espri konusu oluyordu. Fakat benim kişiliğim, o yaramaz çocuğun tam bir anti teziydi.
Ancak İnsanlığımı Yitirirken‘de Yozo‘nun başına gelen olayların aksine Şuuci‘nin babası öldü. Dazai, İnsanlığımı Yitirirken adlı eserinde babası hakkında şöyle der:
Babanın zihni, insan toplumundaki diğer herkesin zihni gibi, benim için bir gizemdi.Osamu Dazai
Ve suratsız en büyük abisi Bunci (1898-1973), Şuuci’nin ortaokula başladığı sene olan 1923’te evin reisi görevini üstlendi. Hirosaki Yüksek Okulu‘na (yeni eğitim sisteminde genel hatlarıyla üniversiteye eşdeğer) başladığında Şuci coruri’ye (geleneksel Japon kukla tiyatrosu) eşlik eden bir çeşit öykü okuma olan gidayu öğrenmeye başladı. Aynı zamanda içki ve çapkınlığın hazzıyla da tanıştı ve bir geyşa olan Koyama Hatsuyo (1912-1944) ile talihsiz bir ilişkiye başladı. Yazılarına devam etti ve edebiyat dergisi Saibo bungei‘yi kurdu. Bu dönemde yasadışı komünist aktivitelere karıştı. 1929’da, Hirosaki Yüksek Okulu‘ndaki üçüncü yılında, uyku ilacı Carmotine’i kullanarak bilinen ilk intihar girişiminde bulundu. 1930, Şuuci için yoğun bir yıldı. Bu dilde bir kelime bile bilmemesine rağmen Tokyo İmparatorluk Üniversitesi’nde Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdi. Uzun süre hayranlık duyduğu bir yazar ve edebi mentoru olacak kişi Ibuse Masuci (1898-1993) ile tanıştı. Aynı zamanda giderek daha çok yasadışı siyasal aktivitelere katıldı.
1930 yılının Kasım ayının sonlarında Şuuci bir Ginza kafede henüz tanıştığı bir garson olan Tanabe Şimeko (1912-1930) ile birlikte ikinci intiharına kalkıştı. İnsanlığımı Yitirirken’de olduğu gibi Şimeko öldü fakat Şuuci kurtarıldı. Bu olanları daha sonra bahsi geçen eserde şöyle anlatacaktı:
O gece biz Kamakura’da kendimizi denize attık. Bunu kafedeki bir arkadaşımdan ödünç aldım, dedi obisini çözerek ve dikkatlice katladıktan sonra bir kayanın üzerine yerleştirdi. Yeleğimi çıkardım, obinin yanına koydum ve denize atladık. Kadın öldü. Ben ise kurtuldum.Osamu Dazai
Bir intihara yardım ve yataklık ettiği için potansiyel bir davadan -kuşkusuz ailesinin müdahalesi sayesinde- kurtulduktan ve girişimi atlattıktan sonra Şuuci, Hatsuyo ile evlendi ve ikisi Yozo ile Yoşiko’yu ve Tsukici’deki evlerini hatırlatan (İnsanlığımı Yitirirken eserindeki karakterler) küçük bir daireye yerleşti. Ancak bu aile saadetiyle dolu mutlu bir başlangıç değildi.
Dazai bu durumu bize şu şekilde ifade ediyor:
…utanmaz, ahmakça bir zamandı. Okula neredeyse hiç gitmiyordum, zamanımı yan gelip yatarak ve kayıtsızca Hatsuyo’yu izleyerek geçiriyordum.Osamu Dazai
1935’te başka bir intihar girişiminin, başarısız bir kendini asmanın ardından Şuuci ciddi bir apandisit iltihabı yaşadı ve çok geçmeden başta ameliyat sonrası komplikasyonlara bağlı ağrının tedavisi için verilen ve oksikodon içerikli bir ağrı kesici olan Pavinal‘a bağımlı oldu. Hiçbir zaman iyi olmayan zihinsel ve fiziksel sağlığı daha da kötüye gitti ve 1936’nın sonlarına doğru ilaca olan bağımlılığını kırmak için bir aylığına bir akıl hastanesine yatırıldı (İnsanlığımı Yitirirken adlı eserde Yozo’nun başına gelenler gibi.) O hastanede kalırken Hatsuyo, Şuuci’nin arkadaşlarından biriyle bir ilişki yaşadı. Şuuci 1937’de bunu öğrendiğinde o ve Hatsuyo bir kaplıcaya gitti ve Carmotine kullanarak birlikte intihara kalkıştı. Girişim başarısız oldu ve bundan kısa bir süre sonra çift ayrıldı. Sonraki yıl, mentoru İbuse Masuci, Şuuci’yi İşihara Miçiko (1912-1997) ile tanıştırdı ve 1939 yılının Ocak ayında evlendiler. Bu evlilik Şuuçi’nin hayatında olumlu bir dönemi beraberinde getirdi , en çok okunan ve sevilen eseri “Koş Melos!”u (1940) bu dönemde yazdı. Hasta olan ve 1942’deki ikinci ziyaretinden kısa bir süre sonra ölen annesini görmek üzere iki ziyaretle başlayarak Aomori’deki ailesiyle yakınlaşmayı başardı. 1944’te bir “gezi günlüğü” yazmak için görevlendirildiğinde başka ziyaretlerde de bulundu – eser 1944’ün Kasım ayında Tsugaru (Dilimizde Mor Bir Serserinin Gezi Notları adıyla yayımlandı.) başlığıyla yayımlandı ve 1945’te o ve ailesi Japonya’nın birçok kent merkezini yıkan bombalamalardan kaçmak için tekrar Aomori’ye döndüler. Şuuci 1946’nın sonuna kadar Tokyo’ya dönmedi ve geri taşınmasından kısa bir süre sonra hayatı bir kez daha kötüye gitti. Aşırı içki içiyor, tüberkülozu yüzünden kan öksürüyor ve iki farklı kadınla ilişki yaşıyordu – biriyle bir çocuk yaptı ve nihayetinde diğeriyle birlikte intihar etti. Aynı zamanda bu dönemde en ünlü ve en unutulmaz iki romanı Batan Güneş (1947) ile İnsanlığımı Yitirirken (1948)’i yazdı.
13 Haziran’da Şuci ve sevgililerinden biri olan Yamazaki Tomie (1919-1948) civardaki bir nehre atladı ve Şuci’nin son eseri -birçok metresinden ayrılmaya çalışan bir adamı anlatan gülünç bir öykü- olan Guddo Bai’ [Güle Güle] (1948) tamamlanmamış halde bıraktı. Cesetleri Şuuci’nin otuz dokuzuncu doğum günü olacak 19 Haziran’a kadar bulunamadı.
İnsanlığımı Yitirirken Ekseninde Yozo, Dazai ve Şuuçu
İnsanlığımı Yitirirken eserini iyi anlamak için önce Ben Roman kavramına bakmalıyız.
Ben roman yirminci yüzyılın başlarında Japonca mektuplarda baskın bir güç olarak ortaya çıktı ve biçimin kendini adamış uygulayıcılarından olsalar da olmasalar da dönemin yalnızca birkaç Japon yazarı onun cazibesine bütünüyle direnmeyi başarabildi. Yazarın/anlatıcının/başkahramanın duygularını, düşüncelerini ve endişelerini mümkün olan en sadık biçimde betimlemekle ilgilenen ben roman anlatıları, kurgu geliştirmeyle veya bir karakterin nasıl değişim geçirdiği ya da belirli bir sorunu nasıl çözdüğüyle pek de ilgilenmiyor. Ben romanların, en azından kurgu bakımından, belirli bir yönü veya “amacı” yok. Burada ben roman yalnızca hakiki romanla değil, aynı zamanda daha geleneksel otobiyografiyle de farklılıklar gösteriyor. Dazai üzerine yaptığı muhteşem çalışmasında Phyllis Lyons‘ın da belirttiği gibi, onun yazıları “bir şeyin neden olduğunu ve etkilerinin ne olduğunu açıklamayıp yalnızca olayların olduğunu göstermesiyle” otobiyografiden ayrılıyor. Aynı şey çoğu ben roman için de söylenebilir. “Neden” veya hatta “nasıl”dan ziyade “ne” ile ilgileniyorlar. Ortaya çıkan, açıkça betimlenmiş doğrusal bir kurgudan yoksun metin, aşina olmayan okur için kafa karıştırıcı olabiliyor. Ben roman yazarları, onlara verebileceği zarara bakmaksızın, özü korkusuz bir dürüstlükle betimlemek ve tanımlamak için “itirafçı’’ bir yazma biçimi benimsiyor.
Dazai’nin yazılarının çoğunun ben roman kapsamına girdiği söylenebilir ve bu, Dazai hakkında konuşmanın bu kadar kafa karıştırıcı olmasının nedenlerinden biri. Yani, bu adam hakkında bildiklerimizin çoğu kendi yazılarından geliyor. Dahası, bu yazıların her zaman kesin olarak doğru olmadığını da biliyoruz. Lyons, kitabı The Saga of Dazai Osamu’da bu ikilemden Dazai’nin kendisini edebi bir karakter, yaratılmış, geliştirilmiş ve kendi yazıları aracılığıyla ve kendi yazıları boyunca betimlenmiş bir karakter olarak tanımlayarak bahsediyor. Dazai’nin öyküsü “Omiode” (Anılar, 1933) için Lyons “… bir biyografi ancak Dazai’nin kendisinden yarattığı edebi bir karaktere ait,” diyor. O zaman bu bakış açısıyla bakıldığında gerçekçi doğruluk konusu “… yalnızca anlamsız değil… aynı zamanda alakasız da.” Yani Şuuci Tsuşima -Dazai’nin gerçek adı- Osamu Dazai’nin paylaşıma açık bir hikayesini oluşturdu ve daha sonra onun kişisel gelişimini tamamladı. Bu gelişim sırasında ister istemez Dazai, Şuuçu’nun yaşamadığı bazı anıları da yaşamış oldu. Şuuci Tsuşima ve Osamu Dazai benzer fakat farklı varlıklar. İkincisi Şuuci Tsuşima tarafından kısmen yaşanan, kısmen yaratılan bir “edebi karakter” olarak görülebilir. Şuuci hakkında bildiklerimizin (veya bildiğimizi düşündüklerimizin) çoğu onun yazıları aracılığıyla bize ulaştığından ikisini ayıran net bir çizgi çekmek imkânsız olmasa bile oldukça zor. Şuuçu’nun elinden çıkma Dazai kendi destanını oluşturdu ve tamamladı. Şuuçu elinden çıkma Dazai’nin tamamlanmışlığı sonucu beraberinde başarılı bir intiharı (daha önceki başarısız girişimlere ithafen başarılı) getirmiş olabilir mi? Beklenileceği üzere eleştirmenler ve araştırmacılar Dazai’nin edebiyatında Şuuci’nin ölümü için cevaplar aradı. “Neden öldü? Bu bilmecenin anahtarı kuşkusuz ilk eserinden İnsanlığımı Yitirirken’e kadarki yazılarında gizli bulunacaktır,” diye yazdı bir araştırmacı. Lyons, Dazai’nin yazılarını uzatılmış bir intihar notu olarak görüyor. “İnsanlığımı Yitirirken’in tamamlanmasıyla,” diyor, “bu not da son buldu. Bir sonraki adım için hiçbir söz yoktu. İntihar notu son bulmuştu.”
Elbette, Şuci Tsuşima’nın neden kendini öldürdüğünü kesin olarak bilmenin bir yolu yok. Bu soruyu cevaplayabilecek tek insan artık hayatta değil. Zihinsel ve fiziksel açıdan sağlıklı olmadığı ve kendini kişisel hayatındaki çeşitli kaçamaklarla bir köşeye sıkıştırdığı ortada fakat bu yeni bir şey değil. Ne de olsa Şuuci yetişkin hayatının çoğunluğunda o ya da bu çeşit skandallara karışmıştı. Gerçekten kendini o edebi karakter Osamu Dazai’nin destanı‘nı tamamladığı için mi öldürmüştü?
İnsanlığımı Yitirirken‘den sonra gerçekten söylenecek söz kalmamış mıydı?
KAYNAKÇA:
İnsanlığımı Yitirirken, İthaki Yayınları
A Shameful Life: Mark Gibeau, son söz. (İthaki Yayınları’nın sonunda mevcut)
The Saga of Dazai Osamu, Phyllis I Lyons