Osmanlı Aydınları

Bu araştırma, Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki aydınların yerini ve önemini araştırmaya yöneliktir. Araştırmamızın ilk bölümünde Osmanlı’nın son döneminde zuhur etmiş fikir akımları ile onların taraftarlarını ve ne şekilde fikirlerini savunduklarının üzerinde duracağız. Akabinde Cumhuriyetin kuruluşunda etkili olan aydınlar ve fikirleri üzerinde bilgi vermeye çalışacağız. Araştırmamız tarih olduğu için ikincil kaynaklardan yani tarihi verilerden yararlanılarak tarama metodu kullanılarak hazırlanmıştır. Aydınlar, her iki dönemde de ülkeyi birlik ve beraberlik içinde yaşanılır bir hale sokmak için gayri ihtiyari kendilerini tehlikeli sulara atmışlardır ve atarlar da. Çünkü aydın kimsenin diğer bir şekliyle entelektüel kişinin kanında halkı aydınlatmak, çağdaş medeniyetler seviyesine çıkartmak vardır.

İbn-i Haldun’nun "medeniyet teorisi"ne göre medeniyetler bir canlının organları gibidirler. Yani her canlı doğar, büyür, gelişir ve ölür. Medeniyetler de canlı gibi evresini tamamladıktan sonra yıkılırlar. Günümüzde İbn-i Haldun’a bu yaklaşımından ötürü "Determinist" diyenler de olmuştur.

Osmanlı Devleti de 13. ve 14. yy’ da kurulmuş, 15. ve 16.yy ’da gelişimini tamamlayarak zirveye çıkmış ve 17. ve 18. yy’ da duraklamış ve 19. yy’ da çöküş devrine geçmiştir. Osmanlı Devleti gerileme ve yıkılma dönemlerinde Batı’nın yakından takip edilmesini istemiş ve takibin nasıl gerçekleşmesi gerektiği hususunda fikirler yürütmeye gitmiştir.

Yıkılma evresine gelmiş bir imparatorluğu çöküşten kurtarmak ve eski ihtişamına kavuşturmak için siyasiler ve aydın sınıfı bir takım fikirler öne sürmüşlerdir. Ekâbir ve aydın sınıflarının amacı şüphe götürmez ki parçalanmakta olan Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmak ve kan kaybetmesini önlemektir. Fakat çözüm yollarında bir araya gelinememiş ve farklı fikirler ortaya çıkmıştır.

Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla, 1.ve 2. Meşrutiyetin ilanıyla yenileşme ve çağdaşlaşma hareketleri hız kazanmıştır. Özellikle Tanzimat Dönemi’nde aydın sınıfın etkili olduğu göze çarpmaktadır. Edebiyat, dergi ve gazetelerin iletişim aracı olarak kullanılması özellikle de basın organı üst seviyede kullanılarak insanlara fikir aşılanmak istenmiştir.

Batı’nın ilerlediğini gören ekâbir ve aydın sınıf, gelişmeleri yakından takip etmek için Batı’ya öğrenci gönderirler. Esasen ‘’Batı’’ demek ‘’Fransa’’ demektir. Çünkü o dönemde akla Fransa gelir. O dönemde moda olan Fransa modeliydi. Haliyle Fransızca eserlerle beslenen nesiller alafranganın tesiriyle ülkelerine dönmüş ve kendi fikirlerini dayatma yoluna gitmişlerdir.

Osmanlı Son Dönem Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Aydınlar (Entelektüeller)

Hiçbir zaman unutmamalıdır ki, o dönem ve şartlarda imkânlar elverdiğince devletin kurtuluşu amaç ve hedeflerin ilkiydi. Lakin çözüm yollarının birbirinden farklı olması, akabinde değişik fikir akımlarının doğmasına ve aydınların gruplaşmasına sebep olmuştur.

yy ’dan itibaren gerilemeye başlayan Osmanlı Devleti, sanayi devrimini tamamlamış olan Avrupa yeni hammadde ve pazar ihtiyacı için deniz aşırı yollar keşfetmiş ve ticaretin yönü Osmanlı’dan denizlere geçmiştir. Ekonomisi zayıflayan Osmanlı, Avrupa’nın yakın takibini şiddetle istemiştir.

Fakat Osmanlı aydınları, Avrupa’daki gelişmelerin sebebini liberal ekonomi ve liberal demokrasi olduğunu zannettiler. Oysaki Avrupa’daki gelişmelerin altında yatan sır milli devlet ve milli ekonomidir.

Bu fikirlerden ilki, kendilerini ‘’münevver’’ diye tanımlayan ve meşruti bir yapıya geçilmesini isteyen Yeni Osmanlılar’ dır. Fikirlerini Avrupa’dan (Fransa) dayatmaya çalıştıkları için Batı’da bunlara "Jön Türkler" denilmiştir. Bu grup 2. Mahmut Dönemi’nde açılan okullarda yetişmiştir. Yeni Osmanlılara göre, Tanzimat ve Islahat Fermanları çerçevesinde yapılan çalışmalar yeterli değildir. Derhal bir yasama meclisi kurulmalıdır. Bunun için vakit geçirilmeden meşruti bir idareye geçilmelidir. (Akdağ, 2009: 98)

Jön Türklerin etkili isimlerinden Ahmet Mithat Efendi, yeni bir medeniyet algısı vermek için alafranga ve alaturka karşılaştırması yaparak itidal bir Batılılaşma yolu çizmeye gider. Romanlarında akışı kesip fikir aşılamayla tanınan Mithat Efendi, “Jön Türkler” ve "Felatun Beyle Rakım Efendi" romanlarında alaturka ile alafranga karşılaştırması yaparak savunuculuğunu yaptığı akımın fikirlerini bize hissettirmektedir.

Şinasi, Batı’daki "Hürriyet" kavramını okur-yazar kitlenin yürüttüğü ilişkiden çıkararak Osmanlı’ da bunu yürütmeye çalışan ve tanıtan ilk fikir adamıdır. Tasfir- i Efkar gazetesini kurarak hürriyeti yaşayış hale getirmeye çalışmıştır. Yazar-okuyucu ilişkisini bu denli benimseyen Şinasi ilk adımı atmakla birlikte devamını Yeni Osmanlılar getirmiştir. Yeni Osmanlılar, ‘’hürriyeti’’ savunarak bunun da anayasaya dayalı bir parlamento ile sağlanacağını düşünmüşlerdir. Tanzimat Fermanı (1839) ve Islahat Fermanının (1856) ilanından sonra 1865’ li yıllarda ortaya çıkan bu hareket ‘’hürriyet’’ kavramını benimsemiş hatta derinliğine içselleştirmişlerdir. (Mardin, 2014: 84-87)

Aydınlarımız hürriyetin kaynağının çıkış noktasına şimdiki bir kısım aydınlarımız gibi hayrandılar. Fakat asıl hürriyetin diğer yanını görememişlerdir. Ve bu düzenin iç yüzü hakkında hiçbir bilgiye sahip değillerdi. New York Times gazetesinin yayın yönetmeni John Swantion’un, 1880 yılında gazeten ayrılırken yaptığı veda konuşması bize bu ’Hürriyetçi Düzen’ hakkında bir fikir verebilir. "Sevgili arkadaşlarım, hepimiz biliyoruz ki, özgür basın yoktur. İçimizden biriniz bile kendi fikrini dürüst şekilde açıklamaya cesaret edemez. Bizler kulis arkasındaki finans güçlerinin araç ve köleleriyiz. Bizler ipleri çekildikçe oynayan, zıplayan kuklalarız. Beceri, yetenek ve hatta hayatlarımız bile bu adamların elinde. Bizler entelektüel fahişelerden başka bir şey değiliz". (Aydın, 2013: 16)

Jön Türklerin hiçbiri derin bir teori, özgün bir siyasi formül veya zihinleri devamlı olarak araştırmış bir ideoloji ortaya koymamıştır. (Mardin, 2014: 24) Padişaha olan kızgınlıkları, yetiştikleri Avrupa ve beslendikleri batılı kaynaklarla mağşuş fikirli kumkuma insan topluluğudur.

İlk önceleri padişahla aralarının iyi olduğunu fakat belirsiz sebepten ötürü tavır takınıp sırf padişaha olan kızgınlığından ülkesine dönmeyip İngiltere’de kalan ve İngiltere’ ye önerilerde bulunan diğer bir Jön Türk Selim Faris’tir. Yazar, İngiltere’yi uyararak bu devletin Sultan Abdülhamit İle ilişkilerini düzeltmediği takdirde Padişah’ın Rusya’dan medet umabileceğini ileri sürüyordu. Faris’in Mısır’ı Mısırlılara teslim etme zorunluluğunu anıştıran tezleri karşısında Osmanlı İmparatorluğunun bir bütün olarak kurtarılması isteğinden hareket ettiği söylenemez. ( Mardin, 2014: 42)

Fransız Naturalizm’ ini Türkiye’de tanıtması ve savunması şeklinde beliren diğer bir Jön Türk ise Beşir Fuad’ tır. Fransızca, Almanca ve İngilizceyi alabiliyordu. Çünkü saha-i matbuata atılır atılmaz bu lisanlardan birer bedreke-i sarf-ı nahv yazdı. Tercümandaysa uluma felsefeye, filozoflara dair neşriyata koyuldu. Ve bir yandan Volter ’i, bir yandan Schopenhauer’ i Türklere tanıtmaya çalıştı.( Mardin, 2014: 59)

Jön Türklerdeki Namık Kemal, Ali Suavi ve Ziya Paşa gibi meşhur kalemleri ile dile getirdikleri fikirleri, ’’Osmanlı Devletine meşrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupai tarzda hak, hürriyet verilmesi’’ şeklinde özetlenebilir. Abdülaziz Hanın Fransa ve İngiltere ziyaretlerinden sonra Osmanlı ile dost geçinmek mecburiyetinde hisseden Fransa ve İngiltere Jön Türklere itibar etmez olmuşlardır. Bir kısmı padişahtan özür dileyerek tekrar ülkesine dönmüştür bir kısmı da Avrupa’nın diğer kentlerine dağılmışlardır. Birinci Meşrutiyetin ilanıyla geri canlanan Jön Türkler(Yeni Osmanlılar) zararlı faaliyetlerinden dolayı İkici Abdülhamit tarafından kapatılarak birinci Jön Türkler devri sona ermiştir. Diğer ikinci kısım ise İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde devam etmiştir. ( Uslubaş, 2013: 324 )

Batıcılık

Batıcılık fikri; veya Batılılaşma olarak ortaya çıkan bu fikir akımının ise fikir babası Abdullah Cevdet’tir. Prens Sabattin, Satı Bey, Celal Nuri ve Baha Tevfik de bu fikrin savunucuları arasında sayılırlar.

Batıcılık, genel olarak Batı dışı toplumlarda, özel olarak da Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti’nde Batı’nın gelişmişlik düzeyine ulaşabilmek için gerçekleştirilen siyasi, sosyal ve kültürel faaliyetler için kullanılmaktadır. (Uçar, 2011: 8) Ancak sözcüğün kendisi daha çok Batı’yı her hususta örnek almak isteyenlerin yaklaşımını adlandırmak için kullanılmıştır. (Mardin, 2014: 9)

Avrupa’yı kültürüyle, hukukuyla, tüzüğüyle, selamıyla kısaca örf ve adetlerine kadar alınması gerektiğini karşılıksız becayişle gerçekleşmesini savunmuşlardır. Abdullah Cevdet ‘erkek damızlık’ fikrini dahi söylemektedir. Cemil Meriç, mezkur aydınları ‘’Hür- endiş’ ler ananeye düşmandılar, tek mabutları vardı: Teceddüt; tek mabetleri: Avrupa’’. (Meriç, 2016: 176) diyerek aydınlara katılmadığını ifade etmiştir. Bilakis örf ve adetlerimizden vazgeçerek değerlerimizin yitip gitmesi Avrupalılaşmaya gerek olmadan değerlerimizin sonunu hazırlar. Bu milleti ayakta tutan ananelerimiz ve vakarlı duruş sergilediğimiz değerlerimizdir.

İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde hocalık da yapan yazar Cenap Şehabettin, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine talebelerine "Niçin müteessir oluyorsunuz efendiler; memlekete medeniyet giriyor" diye konuşabilmektedir.(Aydın, 2013: 86)

Avusturya Başbakanı Prens Meternich Batı’yı güçlenmek için örnek alan Osmanlı’ya şu öğüdü veriyor. ’’Devleti Aliye günden güne zayıflamaktadır. Niçin saklanmalı: O’ nu bu hale düşüren sebeplerin başında Avrupalılaşma gelir. Temellerini 3.Selim’in attığı bu zihniyeti, derin cehaleti ve sonsuz hayalperestliği yüzünden 2. Mahmut son haddine vardırır. Babıali’ye tavsiyemiz şu: Hükümetinizi dini kanunlarınıza saygı esası üzerine kurun. Zamana uyun, çağın ihtiyaçlarını dikkate alın. İdarenizi düzene sokun, ıslah edin. Ama yerine size hiç de uymayacak olan müesseseleri koymak için eskileri yıkmayın. Batı kanunlarının temeli Hrıstiyanlıktır. Türk kalınız. Avrupa’nın şartları başkadır, Türkiye’nin başka. Avrupa’nın temel kanunları Doğu’nun örf ve adetlerine taban tabana zıttır. İthal malı ıslahattan kaçının. Bu gibi ıslahat Müslüman memleketlerini ancak felakete sürükler. ’’ (Meriç, 2016: 168)

Osmanlı Hukuk sistemini derleyen Mecelle’nin ve ünlü Cevdet Tarihi’nin yazarı olan Ahmet Cevdet Paşa da "Osmanlının Batı karşısındaki geriliğinin en büyük sebebi, Devlet adamlarının ve ulemanın cahilliği ve rüşvetçiliği ile Batı’daki her şeyin körü körüne taklit edilmesidir" diye Meternich’in tespitlerini doğrulamaktadır.(Aydın, 2013: 20)

Osmanlıcılık (İttihad-ı Anasır) fikriyse; Fransız İhtilali‘nin ortaya çıkardığı milliyetçilik anlayışının, Osmanlı toplumunda azınlıklar üzerinde meydana getirdiği olumsuz etkileri gidermek amacıyla düşünülen bir fikir akımıdır. Bu fikirle ülkede yaşayan bütün unsurlar, dil, ırk ve din gözetmeksizin devlet çatısı altında birleştirmek istenmiştir. ( Akdağ, 2009: 142)

Osmanlı milleti yaratma siyaseti, ciddi olarak 2. Mahmut zamanında doğdu. Bu padişahın: ‘’Ben tebaamdaki din farkını ancak cami, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim’ dediği meşhurdur. (Akçura, 1976: 20) Osmanlıcılık; Osmanlı İmparatorluğu’nu teşkil eden bütün kavim, cemaat ve milletlerin din, mezhep, ırk, milliyet farkı gözetmeden adalet, hürriyet ve eşitlik havası içinde bir arada yaşamalarını savunan ideolojidir. (Akçura, 1976: 19)

Akçura’ya göre bu fikir, 2. Mahmut Döneminde başlamış, Abdülmecit Döneminde gelişmiş ve Sadrazam Ali ve Fuad Paşalar Döneminde en üst noktaya varılmıştır. (Akçura, 1976: 20)

Akçura, Osmanlıcılık fikrinin devleti tekrar eski ihtişamına kavuşturmayacağını ve bu fikrin sağlam temeller üzerinde olmadığını söyler. Osmanlıcılık fikrini, yani karışma ve uyuşmayı ‘’Müslümanlar ve bilhassa Osmanlı Türkleri’’, “İslam”, ’’Gayrimüslim tebaa’’, ‘’Rusya ve küçük Balkan hükümetleri’’ ve ‘’Avrupa Kamuoyunun bir kısmı da istemiyordu ‘’ başlıklarıyla dile getirmiştir. (Akçura, 1976: 29-30)

Bu fikir, Almanya ile çok uluslu Fransa (1870-1871) arasında yapılan savaşta, Almanların ırka dayalı siyasetleri ve politika da galip gelmesi ile dayanağını yitirmiştir ve zayıflamıştır. Özellikle 93 Harbiyle Osmanlılık fikri büyük yara almıştır. Bunun üzerine devletin ayakta kalabilmesi için hiç olmazsa Müslüman unsurları bir arada tutmanın yolları aranmaya başlanmış ve İslam Birliği fikri ortaya çıkmıştır. (Akdağ, 2009: 143)

Osmanlı batıdan gelene "gavur icadı" dedi ve kapılarını kapadı dıştan Haçlı Seferleri’ne içten Batınilik gibi cereyana takılarak İslam Alemi iki türlü teşkilatlandı. Bunlardan biri devletin teşkilatı idi; Medrese halini aldı. Öteki halkın teşkilatı idi tekke ve tarikat halini aldı. Birincisi kafaya, ikincisi gönüle aitti. Fakat kafa ve gönül ayrı teşkilatlanınca İslam Ümmeti’nin birliği bozuldu. (Ülken, 1966: 568)

Tanzimat Fermanı’nın akabinden günümüze kadar Avrupa-Osmanlı yani eski-yeni tartışmaları sürmüş ve adeta çatışma haline dönmüştür. Aydın sınıf, ekabir sınıf, ve sosyal sınıf bu çatışmaya dahil olmuştur. Mizancı Murat’ın ‘’turfanda mı yoksa turfa mı?’’ Ahmet Mithat Efendi’nin "felatun beyle rakım efendi" ve "jön türk" gibi Tanzimat Dönemi edebiyatçılar eserlerinde sosyal hayatın çatışmalarını konu edinmişlerdir. Günümüzde de aydın ve sosyal sınıf Batılılaşma-Muhafazakarlaşma çatışması içindedir. Osmanlı’nın son döneminde fikir akımları ve bu fikir akımlarının taraftarları bu haldedir. Şimdi ise Cumhuriyetin ilk yıllarındaki duruma ve aydınların faaliyetlerine değinelim.

Cumhuriyetin ilk yılları…

Cumhuriyet rejimi, Fransız İhtilal’ inden etkilenmiş ve Milliyetçilik esaslarına göre kurulmuştur. Fransız İhtilal’ i otoriteye karşıydı ve Cumhuriyetçiler otoriteye karşı gelerek Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde 1923 yılında resmen rejimi kabul etmiştir. Milliyetçilik esaslarına göre kurulmuştur demiştik, evet Ziya Gökalp’ in fikirleri ile daha da pekiştirilmeye ve meşrulaştırılmaya gidilmiştir. Bizzat Gökalp faal konumda Cumhuriyetin kuruluş aşamasında etkin roller oynamış ülke genelinde konferanslar vererek halka milliyet şuurunu aşılamaya çalışmıştır.

Cumhuriyetin kuruluş aşamasında, yani yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde revanşta olan, realitesi güçlü Milliyetçilik akımıdır. 623 yıllık Osmanlı Devleti’nin yıkılmasındaki en önemli etkenlerden biri ülke içindeki çok uluslu yapısıdır. Bilahare Cumhuriyetin ilk yıllarında Milliyetçilik ve Batılcılık Fikir akımları etkili olmuştur. Zaten kuruluş Türk milleti üzerine olmuştur. Her yeni kurulan rejim bir önceki ile bağlantıları koparmak ister. Çünkü bir önceki rejim geçerliliği koruyamadığı için zayıflamış ve çökmüştür.

Gökalp, ‘’Türkçülüğün Esasları’’ ile ‘’Türkleşmek İslamlaşma Muasırlaşmak’’ adlı eserlerinde bir Türklük programı çizer. İlk olarak dil sorunu üzerinde durur ardından Halka ve Batıya doğru gidilmesi gerektiğinin altını çizer. Felsefi Türkçülük, İktisadi Türkçülük, Dini Türkçülük ve Hukuki Türkçülük gibi başlıca Ahlaki Türkçülüğün programını çizer. Gökalp bu programı ‘’Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim’’ biçiminde özetlemiştir.

Yine Gökalp medeniyeti şöyle tarif eder; Medeniyet birtakım müesseselerin, yani düşünüş ve yapış hazlarının bütünüdür.(Gökalp, 1972: 53)

Gelişmeyi ve modernleşmeyi öncelik kabul eden Gökalp ‘Tanzimatçılar, üretimi modernleşmeden önce tüketim tarzlarını yani giyim-kuşam, beslenme, bina ve mobilya sistemlerini değiştirdikleri için milli sanatlarımız tamamıyla çöktü, buna karşı yeni tarzda Avrupalı bir endüstrinin çekirdeği bile vücuda gelmedi.’ ifadeleriyle eleştirmiş devamında şöyle demiştir; Sistemleri büsbütün ayrı prensiplere dayanan, birbirine zıt iki medeniyetin uzlaştırılamayacağını düşünememişlerdi.’’ (Gökalp, 1972: 64-5) sözüyle analizini dile getirmiştir.

Erol Güngör Cumhuriyetçileri ise sert bir dille eleştirmiştir. ‘’Cumhuriyetçiler, bir başka deyişle inkılapçılar; İkinci Meşrutiyet inkılabını yapan neslin harpten sonra ayakta kalmış olanlarıydı.’’ (Güngör, 1982: 98) Yeni bir Türkiye kurmak arzusu, eski olan ve yerleşmiş bulunan pek çok şeye karşı çıkmayı ve onların yerine yenilerini benimsetmeyi gerektiriyordu. Bu yüzden, efsaneler devrine kadar götürülen Türk tarihinin içinden Osmanlı tarihi ve medeniyeti adeta atıldı.’’ (Güngör, 1982: 104)

Din bu karşı çıkışlardan biridir. İnkılapçılara göre taassup zihniyeti altında pozitivizminde getirdiği etki ile din, geri plana atılmış ve ‘’vicdan meselesi’’ olarak değerlendirilmiştir. ‘’Milliyetçiliğin bir savunucusu olan Rıza Nur, İslam asıllı adların dışında Türk adları toplayarak onları yeni nesillere verdirme amacı gütmüştür.’’ (Güngör, 1982: 99)

‘’Dil konusunda da inkılapçılar bütün medeniyetlerin Orta Asya-Türk kaynaklı olması yanında bütün dillerinde aynı kökten Türk kökünden geldiğini iddia ediyorlardı. Milliyetçiliğin ve modernizmin bir gereği olarak, Cumhuriyetten önce kullanılan Türkçenin değiştirilmesini, çünkü bu dilin bizim ayrılmak istediğimiz Ortadoğu-İslam medeniyeti içinde geliştiğini düşünüyorlardı.’’ (Güngör, 1982: 104)

Osmanlı Dönemindeki yapılan ekonomik, eğitim, askeri, sosyal ve kültürel değişimler Islahat iken Cumhuriyet Dönemindeki bu değişimler çoğunluğu değiştirilerek yerini İnkılaba bırakmıştır. Bu değişimlere ek olarak yazı, dil, kültür ve yaşam alanlarında da değişme ve gelişmelere gidilmiştir. Cumhuriyetin kurucu ideolojileri Milliyetçilik ve Batıcılık fikirlerinin savunucuları olduğunu söylemiştik. Bu alanda değişik adımlar atılmış ve hızlı bir değişim sürecine girmişlerdir.

Batılılaşma yolunda atılan en büyük adım alfabenin değişmesi olmuştur. İnkılapçılar bu değişiklikle Türkiye’de beş-on yıl içinde bütün vatandaşların okuma-yazma öğreneceklerini ümit ediyorlardı. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere başbakan ve öbür bakanlar Ankara’ yı terk ederek vilayet vilayet okuma-yazma kurslarında öğretmenlik etmişlerdir. Bunun yanında Maarif Vekili olan Necati Bey bu harfleri ölünceye kadar öğrenememişti. (Güngör, 1982: 105)

Cumhuriyetin ilanıyla beraber teokratik kalıntıların tasfiyesine geçilmiştir. Sırasıyla Hilafetin kaldırılması, öğretim, eğitim ve adalet sistemlerinin Tanzimat ikililiğinden kurtarılması, Tevhidi Tedrisat Kanunu ile bütün medrese ve mektepleri doğrudan doğruya Maarif Vekâleti’ ne bağlanması ve medreselerin kapanması (Sürgevil, 2012: 137) belirtisidir.

Cumhuriyet Döneminde yeniliklerin yanında aydınlar kadın hakları konusunda seçme-seçilme konusunda da tartışmalar ve müthiş adımlar atılmıştır. Başlangıcı 2.Meşrutiyet yıllarına dayanan Kadın hakları söylemleri Cumhuriyet’in yıllarında farklı bir boyuta geçerek seçme-seçilme haklarının verilmesi geldiği evreyi kat ettiği yolu gösterir.

Mustafa Armağan, Küller Altında Yakın Tarih adlı eserde kadın haklarının hakikati olarak şöyle der; ‘’ Çağdaş seviyeye ulaşmış Medeniyetler Kadın haklarını kendi refah düzeyine ulaşmamış millerden daha geridedir. Mesela İsviçre’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı 1970’li yıllarda verilmiştir. Muzaffer Gökmen’in Amerika Notlarında, Amerika’ da kadınların girmesi yasak olan kütüphanelerin bile bulunduğunu söylemiştir. (Armağan, 2010; 32)

Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi aydınlarımız kendi zamanlarında devletin bekası için ellerinden geleni yapmaya çalışmışlar. Bazen aydınlarımız elbette yanlış çözüm yollarına girmişlerdir. Fakat hatayı gördükleri anda geri adım atmışlar ve farklı yollar denemişlerdir. Armağan böyle bir olayın örneğini şöyle dile getirir. ’’1918 yıllarında Halide Edip Adıvar, Mehmet Emin Yalman, Yunus Nadi ve M. Necmettin Sadak’ın bulunduğu bir grup Wilson Prensiplerinden ümit ederek Başkan Wilson’a mektup göndermişler memlekette ‘’hain’’ yaftalaması ile karşılanmışlardır. (Armağan, 2010: 23) Fakat Halide Edip Adıvar yanlışı fark edince geri adım attığını öğreniyoruz.

SONUÇ

Osmanlı’nın son döneminde görülen Alafranga-Alaturka kültür çatışması, Cumhuriyetin ilk yıllarında daha geniş hale gelmiş Yabancı Kültür-Milli Kültür çatışması şekline bürünmüştür. Osmanlı’nın son döneminde aydınların fikir gruplaşmaları Cumhuriyetin ilk yıllarında da farklı varyantlarla güncelliğini korumuştur. Bunun yanında İslamcılık çizgisinden ayrılmadan Mehmet Akif Ersoy ve o dönemde Cumhuriyete muhalif Necip Fazıl’ın kurduğu basın organı “Büyük Doğu Dergisi” gibi karşı çıkışlarda olmuştur. Bazı aydınlarımız Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş aşamasında Batı’dan aldıkları birkaç bilgi ve teknikle İslam’ın engel olduğunu öne sürmüşlerdir. Bazı aydınlarımız ise Cumhuriyetin din karşıtı bir rejim olduğunu ifade etmişlerdir. Ancak İlber Ortaylı’nın dediği gibi; “Şu bir gerçek ki Türk Milleti olarak Osmanlı da biziz. Osman Gazi de atamız, Fatih de atamız, Atatürk de atamız.” Ayrıca konu içinde değinmemiş olsak da irredantist fikirli aydınlarımız Karlofça Antlaşması’ndan beri günümüze değin vardır ve olacaktır da.

Çalışmamızın gayesi Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhuriyet’e geçiş dönemindeki aydınların (entelektüellerin) yerini tespit etmekti. Aydınlar, her iki dönemde de ülkeyi birlik ve beraberlik içinde yaşanılır bir hale sokmak için gayri ihtiyari kendilerini tehlikeli sulara atmışlardır ve atarlarda. Çünkü aydın kimsenin diğer bir şekliyle entelektüel kişinin kanın da halkı aydınlatmak, çağdaş medeniyetler seviyesine çıkartmak vardır. Bununla beraber entelektüel kişinin kanında milleti gericiliğe ve yobazlığa karşı uyarmak ve tetikte olmalarını sağlamak da vardır.

Kaynakça

Akçura, Y. (1976). Üç Tarz-ı Siyaset. Ankara: TTK Yayınları.
Akdağ, Ö. (2009). Ana Hatlarıyla Türk Yenileşme Tarihi. Konya: Palet Y.
Armağan, M. (2010). Küller Altında Yakın Tarih. İstanbul: Timaş Y.
Aydın, İ. Ş. (2013). Uyan Türkiye. İstanbul: Kamer Yayınları.
Gökalp, Z. (1972). Türkçülüğün Esasları. İstanbul: Milli Eğitim BE..
Güngör, E. (1982). Dünden Bugünden. Ankara: Mayaş Y.
Mardin, Ş. (2014). Jön Türklerin Siyasi Fikirleri(1895-1908). İstanbul: İletişim Y.
Mardin, Ş. (2014). Türk Modernleşmesi. İstanbul: İletişim Y.
Meriç, C. (2016). Bu Ülke. İstanbul: İletişim Yayınları.
Murat, M. (2012). Turfanda Mı Yoksa Turfa Mı? İstanbul: Kent Y.
Sürgevil, S. (2012). Değişim Sürecinde Türkiye 2 (1908-2010). İzmir: İlya Yayınları.
Uçar, R. (2011). Abdullah Cevdet’in Batı Medeniyeti ve Batılılaşma Anlayışı. Toplum Bilimleri Dergisi, 5(10):7-30.
Uslubaş, T. (2013). Geçmişten Günümüze Osmanlı. İstanbul: Venedik Yayınları.
Ülken, H. Z. (1966). Türkiyede Çağdaş Düşünce Tarihi. Konya: Selçuk Yayınları