Öte'yi Aramak

Sanatçı olmak farklılık gerektirir. Olan aynıdır, ama farklı algılar sanatçı, sıradanlıkların ötesine adım atar. Tezer Özlü üzerinden bir şeyler anlatmaya çalışacağım. Amaç olarak değil araç olarak seçtim Tezer Özlüyü, anlatacaklarıma destek olması adına. Farklı zamanlarda yaşamış olsak da aynı dertten mustaribiz. Hayata anlam verme çabası!

Birçok insanın fark ettiği ancak izah edemediği, kendi iç dünyasında bir kalıba oturtamadığı düşünceleri olmuştur. Hayatın anlam karmaşası içinde bazı şeylerin izahı gerçekten de zor. Hayata anlam verme, belki herkesin değil ama benim ve benim gibi birçok insanın gayesi. İşbu noktada anlam bulma çabası, bazı şeyleri izah etme iştiyakı sanatı doğuruyor. Bu sanat Tezer Özlü’de de doğmuştu. Çünkü o varoluşsal sancılarının etrafında kendi hakikatine doğru yolculuk eden biriydi.

Anlatacaklarım somutlaşması adına Matrix filmi üzerinden şu replikleri paylaşmak isterim ki anlatmak istediklerim biraz daha netleşsin:

Ne demek istediğini kesinlikle anlıyorum. Sana burada olma sebebini açıklayayım. Buradasın çünkü bir şey biliyorsun. Bildiğin şeyi açıklayamıyorsun fakat hissediyorsun. Bütün hayatın boyunca hissettin. Bir şeylerin yanlış olduğu hissi, onun ne olduğunu bilmiyorsun, fakat beyninin içinde kıvrımlarına takılmış bir kıymık gibi seni çılgına çeviriyor. Neden bahsettiğimi biliyor musun? 

Morpheus, Neo’ya – The Matrix

İşte tam da Neo’nun bildiği/hissettiği şeyi açıklayamaması gibi, bu hayat herkesin kabullenip öylece yaşaması için dizayn edilmiş bir yer olamazdı. Bilemediğimiz ama keşfetmemiz gereken bir şeyler olmalıydı. Evet, bir şeyler vardı beynimizin içinde kıvrımlara takılmış bir kıymık gibi bizi çılgına çeviren.

‘Farkında olma hali’ diyelim bu maddenin hakikatine yönelik olan hissediş veya deneyime. Yani Neo’nun hissedip açıklayamadığı duruma. Geçmişten günümüze bu farkındalığa ulaşmış nice insanlar vardır. Ve ortak noktalarına baktığımızda bu farkında olma halinin mutlak surette deneyimlenmesi sonucunda anlaşılacağıdır, bir taklit ile değil. Kendimden yola çıktığımda birçok defa hakiki olanı değil taklidini yaptığımı gördüm ve belki hala yapıyorum, bilmiyorum. Taklit yaparız çünkü külfeti az, kafa yormaya gerek yok, basit ve en büyük getirisi kendimizi sağlam bir zeminde hissederiz. Bir tarikat, cemaat, oluşum veya dernek yahut da kıraathane arkadaşları gibi birden fazla insanın yaşama bakış açısının aynı olması ve kendi aralarında oluşturdukları soyut dünyaları onları güvende hissettirir. Bu oluşturduğumuz sağlam addettiğimiz zeminlerde yaşar gideriz ve halletmemiz gereken varoluşsal mesele kalmaz. Sanat bu varoluşsal sancılardan gelmektedir kanaatimce. Olanı herkesin gördüğü gibi izah etmek veya anlatmak sıradan olur, sırf sıradan olmasın diye yapılan şeyler sanattır demiyorum ama sanatta bu sıradışılık mutlak surette olmalı. Küçücük dahi olsa sıyrılmalı sanatçı görünen kalıplardan.

Bilmekten kasıt olarak cehaletin ya da acziyetin farkında olmayı kastetmiş bulundum ki bilmek bunun çok daha ötesini de kapsar. Zira bu farkındalık bilmenin ilk basamağıdır kanımca. İlk basamakta cebelleşen biri olarak ötesinden bahis açmaya ne haddim var, ne de gücüm.

Açıklanamayan bir hissedişten söz ettik ve buna ‘farkında olmak’ demiş olduk. ‘Farkında olmak’ bir çırpıda söyleniveriyor basitmiş gibi geliyor. Hepinizin de bildiği şu felsefi sözlerden hareketle konuyu kendi çerçevemden açmak isterim: ‘Bilmemek mutluluktur’. Bu felsefi sözden hareketle farkında olma halinin insanı negatif bir konuma iteceğinden söz edebiliriz. Her şeyi olduğu gibi kabul etmek insanı rahatlatır. Tezer gerçeğin daha doğrusu hakikatin bu yaşadığımız ve gördüğümüzden başka bir şeyler olacağını hissetmişti ki bu acı, ızdırap bundan ötürüdür: Bilmek! Hakikatini biliyordu demiyorum ama hakikatinin bu olmadığını biliyordu. Hayata yaklaşımı, hayatı kavraması farklıydı Tezer’in. Sıradanlığın farkındaydı bu yüzden sıra dışıydı ve sanatı yakalamıştı.

Bizleri her daim belli kalıplar içinde tutan unsurlar vardır: Toplum, örf, adet, din, siyaset vs. Doğduğumuz andan beri bu unsurların etkisiyle yetişip kalıplarımızı inşa ettik ve bu kalıpları hakikat zannettik, zannediyoruz. Tezer Özlü bu kalıpların yapmacıklığının, sahteliğinin ve dayatma olduğunun farkındaydı. ‘Hiçbir yerde değilim. Hiçbir yerde olmayacağım. Hiçbir şeyi benimsemeyeceğim’ sözlerinden de anlaşılacaktır. Eserler bu başkaldırışın neticesiydi, bazen de kabullenişinin. Okuyucu bir şeylere ikna etmeye çalışmadı, sadece halini anlattı, belki de anlaşılmak gayesi bile gütmedi.

Büyük filozofların da değindiği nokta bilmenin tahammülü zor bir şey olduğudur. Bu hayatın kuralımıdır bilmiyorum ama güzel ve kıymetli şeylere bir bedel ödenmeden ulaşılmıyor. İnsanı insan yapan bu farkındalığın kendince bir bedeli olmasına şaşırmamak gerek. Evet, Tezer Özlü bu bedeli ödüyordu ve eserleri bu bedeli öderken yeşerdi. Yaşamın Ucuna Yolculuk ve Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde Tezer’in acıyla yoğrulmuş farkındalığını görebilirsiniz.

İnsan doğar, büyür, ölür. Ve bu süreçte toplumun değer biçtiği makamın, mevkiinin, paranın, iyi bir eşin, iyi çocukların, eğlenceli bir hayatın peşinden gider. Bu muydu bizi farklı kılan bizi insan yapan. Hayatın anlamı bu olmasa gerek. Doğum ile ölüm arasındaki bir yaşam mücadelesinden ibaret hayat açıkçası ürkütüyor beni.

Tezer’in şu sözlerinden devam edeyim. ‘İnsan 20 yaşında ya toplumun akılla bağdaşmayan düzenine girer ya da var olur’. Evet, sistem bir fabrika gibi işleyip bizleri makineleştiriyor. Bize verilenler belirlenmiş bizden beklentiler belirlenmiş, doğum ile ölüm arasındaki yaşam planımız çizilmiş. Ufak tefek müdahalelerimize de özgürlük(!) demişiz. Ne bileyim iş seçimi, eş seçimi gibi, istediğimiz yeri gezeriz ya özgürüz, kalıpları çizilmiş sınırlar içinde olması şartıyla. Bu yüzden akılla bağdaşmayan düzenin esiri olmak veyahut var olmak! Buna değinmek istedim ancak bu bir başkaldırış ya da kurallara uymayalım demek değil. Sadece bu sistemin (kuralları koyulmuş yaşam ve algıladığımız veya gördüğümüz dünya, hayat) asıl gaye olmadığını ya da olmaması gerektiğini düşünüyorum.

‘Muhakkak benzemeliydim. Benzemez isem yaşamak güç olacaktı.’ ve ‘Sırf siz iyi giyinenlere değer veriyorsunuz diye iyi giyiniyorum’ sözleri dikkatimi çekti Tezer’in. Bu sözler yaşamak oyununun kurallarına uyulmadığı takdirde oluşacak olan bir acı, bir boşluk ve bir korkunun tespitiydi; bilinmeye duyulan korkunun. Ben de bazen kurallara uymamaya yelteniyorum, bazen de kuralları hakikat kabul edip yoluma bakıyorum. Daha doğrusu ikisini de yapamıyorum ve sonucunda buhran, boşluk, karamsarlık kendisini gösteriyor. Böyle devam etmemesi gerektiğinin farkındayım. Bir tercih yapmak veyahut bir tercihe zorlanmam gerek. Yine farkındayım bu savaşta en büyük yük kendi üzerimde her ne kadar başka şeylerden medet umsam da.

Dünyanın materyalist yönünden bir nebze soyutlanıp hakikatinin peşine düşen Tezer Özlü’den yola çıktık. Bize bu mücadelenin/savaşın ne olduğuna, nasıl olduğuna yönelik ufak bir bakış açısı kazandırması adına. Öyle bir savaş ki tüm savaşlardan daha çetin, tüm savaşlardan daha çok cesaret istemekte. Öyle bir mücadele ki kazandığını sanırsın da aslında çoktan kaybetmişin farkında olmazsın. Öyle bir savaş ki hiçbir çare kalmadığı zamanda bile çare bulunabilen. Bilmiyorum anlamıyorum ama bu kadarı hissediyorum galiba.

Bunca bahis sanat ve sanatçının süslü cümle ve hareketlerden daha öte deruni bir yanı olduğunu göstermeye yönelikti. Onun içindir ki her sanatçı gerçek manasıyla sanatçı değildir. Bu yüzden ehemmiyeti büyüktür sanatçının ve sanatın. Sanat yürümekte, bulaşık yıkamakta, uyumakta dahi olabilmekteyken bize düşen bunu yakalamak hatta ötesine yönelebilmektedir.

Her şey karanlık ve dipsiz; ve bu karanlığın içinde yolculuk yapmaktayız ne kadar kabul etmesek de. Her yer aydınlık ve berrak; ne kadar göremesek de. Görmek gerekiyor kendi gözlerimizle! Başkasının gözlerinin gördüğü hakiki olanı bize göstermez belki hissettirir ama gösteremez. Hissetmek de büyük bir şeydir. Sanatçı görür bize anlatır. Onun anlattıklarını hissedersek ne ala!