Platon: “Devletin Başına Filozof Geçecek”
muhammed ikbal çifçiPolitika, çağdaş insan için en önemli konuların başında geliyor. Kahvehanelerde, sokaklarda, otobüslerde, parklarda, evlerde konuşulan meseleler daha ziyade bunlar. Kime oy vereceğimiz, kimin ya da kimlerin iktidara geleceği meselesi bizi doğrudan ilgilendiriyor. Demokratik toplumlarda önemli bir konu bu, çünkü kimin iktidara geleceğine bağlı olarak yaşayışımız doğrudan doğruya etki altına giriyor. Hükumetlerin politik görüşleri ve tutumları, halk üzerinde doğrudan doğruya etkide bulunuyor. Uzun süreli devlet politikası ve geleneği olan kimi ülkelerde iktidar değişiklikleri köklü bir değişiklik olacağı anlamına gelmiyor kuşkusuz. Bu gibi ülkelerde “genellikle” detayla alakalı bazı değişiklikler görülüyor, o kadar. [Burada “genellikle” vurgusuna dikkat edilmelidir.] Bu gibi ülkelerde temel devlet politikasının değişmemesinde birden çok neden var bize göre. Her şeyden evvel, hükumet bu ülkelerde büyük şirketleri korumak zorunda hissediyor kendini. Daha doğrusu kendilerini böyle bir zorunluluğun içerisinde buluyorlar. Gelişmiş bir kapitalizmin kaçınılmaz sonucu. Marks’a kim haksız diyebilir ki! İkinci olarak, halk üzerinde baskıcı bir yönetim kurmaya çalışmak kendi iktidarları açısından intihardan farksız. Bu yüzden, gözle görülmeyen “sinsi” bir baskı tesis etmekle yetiniyorlar.
Bizim ülkemiz, bu grupta yer almıyor. Bizde, iktidar değişiklikleri köklü değişimlerin habercisidir. Kimlerin hala devlet memuriyetlerinin devam edeceği kimlerin şu ya da bu yolla “emekliye” ayrılmaya zorlanacağı, bu bağlamda belirleniyor. Sürgünler, görevden el çektirmeler vs. Bakanlık çalışanları yenileniyor. Çünkü bizde siyasi partiler, hükumet olmakla yetinecek gruplar olarak başa gelmiyor; devletin bizzat kendisi de olmak istiyor. Bu bakımdan özellikle yüksek kadrolara, liyakat aranmaksızın, “kendi adamını” yerleştirmek gibi bir alışkanlık söz konusu. Bu yüzden bizim için iktidar değişikliği, bürokratik kademelerin de değişimi anlamına geliyor. Bizimkisi gibi ülkelerde uzun süreli iktidarların mevcudiyeti sonucunda ise devlet mekanizmasının ciddi bir biçimde siyasallaştığını görüyoruz.
Her ne kadar “demokrasi” ile yönetilsek de —evet, bir çeşit demokrasi bizim ülkemizde de var; envai çeşidi bulunan Özbek pilavının bir çeşidi gibi tıpkı— biz binlerce yıllık bir geleneğin son halkasıyız; Sümer geleneğinin. Sümerlerde Kral, bir yöneticinin yetkileri yanı sıra din adamlarının yetkilerini de kendisinde toplar ve adeta Tanrı’nın yeryüzündeki “gölgesi” mesabesindedir. Hatırlayın, Kanuni Sultan Süleyman, Fransız Kralı Fransuva’ya gönderdiği mektubunda ne diyordu: “Ben ki sultanü’s-salâtin ve bürhânü’l-havâkîn tâc-bahş-ı hüsrevân-ı rû-yı zemîn, zıllullahi fi’l-arazîn” Kanuni, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olmak vasfıyla Fransız Kral’ına söyleyeceklerini söylemektedir. Tanrı’nın gölgesi olmak, Sümer geleneğinde krallara mahsus bir haslettir ve kral kendisinde ilahi faziletleri toplamış bir şahıstır. Biz, halk olarak ihtiyaçlarımıza dikkat gösteren, adil ve halkına karşı nazik yöneticiler aramıyoruz. Özellikle biraz da karizmatikse, Allah’ın yeryüzünde gölgesi olarak “algılamak” istediğimiz kimseleri arıyoruz; onlar da bizi bir biçimde buluyor zaten. Demokrasiler, Allah tarafından “seçilmiş” “ulvi gölgeleri” bizim aracılığımızla başa getirmeye yarıyor, o kadar. Yani bir bakıma yönetimin devri sorununu seçimler yoluyla aşmış bulunuyoruz.
Bu yazıda ele almak istediğim mesele bu değil. Bunları yalnızca bir girizgâh olarak yazıyor ve meselenin ülkemizdeki ehemmiyetine işaret etme babında ifade ediyorum.
*
Felsefe yapmaya, hele hele siyaset felsefesi yapmaya Platon’a söverek başlamak, çağdaş felsefecilerin besmelesidir. Bu felsefeciler, şimdi hangi birini sayalım, bu vecibeyi ifa ederken birbirinden terimsel olarak farklı ama zeminsel olarak aynı noktadan hareket ederler. Whitehead, “Platon’a düşülmüş dipnotlar” derken bu vecibeye işaret etmek istemedi ama söz adresini kendiliğinden bulmuş oldu. Platon’un günahları saymakla bitmez, bir ikisini zikretmekte fayda var yine de.
Totaliterliğin düşünsel temellerini atmak.
Politikanın özündeki çoğulluğu ihmal etmek.
“Gerici” bir siyaset felsefesi geliştirmek.
Varlığı meçhul bir “öte dünyadan” bu dünyayı yönetmeye çalışmak.
Metafiziksel düşünmek.
“Farkı” ve “kıvrımı” iptal etmek.
Daha onlarcası sayılabilir. Ama uzatmaya gerek yok, bu kadarı bile kâfi.
Şu ya da bu, şöyle ya da böyle, fark etmez; her halükarda Platon’a sövmek, felsefe yapmaya başlamak demektir ve çağdaş filozoflar “aşk ile bir defa daha” bu vecibeyi ifa ettikten sonra nihayet diyeceklerini derler. Ben[1] öyle yapmayacağım —gerçi buraya kadar çağdaş filozofların besmelesinden bahsetmekle aynı şeyi farklı bir yoldan benim de yaptığımı söyleyenler olabilir ama amacım hiç de aynı şeyi yapmak değil, zira sanırım her şeyden önce “çağdaş” değilim. Üstelik çağdaş “değerlere de” daha ziyade, pahada hafif yükte ağır oldukları gerekçesiyle pek bir kıymet ölçüsü takdir etmiyorum.
*
Biraz da demokrasiden bahsedeyim. Demokrasi Yunan zihninin bir ürünü. Eski Yunan, Tunç Çağı’nın erken dönemlerinde yerleşimin başladığı bir coğrafyadır. Orta ve Geç Tunç Çağlarında ise, bu topraklarda krallık yönetimi görülür. Ancak Arkaik Dönem olarak ifade edilen ve takriben Milattan önce 750 yıllarında “kent devleti” denilen “polis”ler teşekkül etmeye başlar. Söz konusu polisler önemli bir süre tiranlıkla yönetilir. Öte yandan 594’teki Solon Yasaları ile demokrasinin temelleri atılmış olur. Elbette bu dönemden sonra da zaman zaman Tiran yönetimlerin varlığı söz konusudur. Ancak özellikle Atina, her halükarda “demokrasinin anayurdudur.”
Atina demokrasisinin günümüz demokrasisinden önemli bir farkı vardır gerçi: Atina’da temsili demokrasi değil doğrudan demokrasi esastır. Tabii burada doğrudan demokrasinin, “hür yetişkin erkekler” ile sınırlı olduğunu söyleyelim. Yani Atina demokrasisinde —yönetime katılma anlamında— kadınların yeri yok ve kölelik toplumsal yaşamda önemli bir yer işgal etmektedir. Öyle ki Aristoteles, Politika’sında köleliği ontolojik olarak haklılandırmaya çalışır. Esasen bu bahis uzar gider. Benim esas meselem, yazıya da başlığını veren, Platon’un politika görüşünün önemli bir unsuru olan —önemli ne kelime “en önemli unsuru” olan “filozof” meselesidir.
*
Platon, bir üçleme kaleme almak ister: Sofist, devlet adamı ve filozof hakkında olmak üzere. Sofist ve devlet adamına birer diyalog tahsis eder ama filozofla ilgili doğrudan bir diyalog kaleme almaz; belki de ömrü vefa etmez. Ancak, filozof hakkında, diyalogların içerisine serpilmiş çeşitli açıklamalar vardır; hatta Sofist diyaloğunun bir yerinde sofisti ararken “yanlışlıkla” filozofa rastlarız.
Bu yazıda filozofu, Platon’un takdim ettiği haliyle bütünsel olarak ele almıyorum. Onun en temel birkaç yönüne işaretle yetiniyor ve Metafiziğin Elenmesi ve Sofizm başlıklı kitabımın ilk bölümünde “sofistin kimliği” bağlamında gerçekleştirdiğim bir soruşturma gibi filozof hakkında doğrudan bir “kimlik” soruşturmasına girmiyorum. Öte yandan “filozof kimdir” sorusunda sorulan “kimlik” itibariyle yine de bu kimliğe kısmi olarak temas ediyorum; politik bağlamı itibariyle. Öte yandan filozofun kimliğine ilişkin esaslı bir soruşturma, burada ifa edilmesi mümkün olmayan bir ödevdir.
*
Peki, politik bağlamı itibariyle, kimdir bu filozof denilen adam? Niçin devletin başına geçmesi gereken kişidir?
Bu sorunun önemini, yani filozofun kim olduğunun, onun kimliğini bilmenin önemini politik cihetten açımlamaya çalışacağım. Zaten söz konusu soruşturma açısından önemli olan da bu. Politik anlamı itibariyle filozof başat bir konumdadır —diğer bakımlardan da öyle olsa bile belirttiğim gibi, bu soruşturma açısından politik cihet asıl önemli noktadır. Platon, Politeia’nın Beşinci Kitabı’nın sonlarına doğru filozofun bu önemini vurgular. Adil bir devletin nasıl mümkün olduğu sorusu etrafında dönen tartışmada devletin nasıl olması gerektiği hakkında bir takım sonuçlara ulaşılır. Öte yandan Politeia’da Sokrates’in muhatabı olarak Glaukon, bunun nasıl mümkün olduğunu, bir başka deyişle böylesi bir devletin, “ideal bir devletin” nasıl mümkün olduğunu sorduğu zaman Sokrates ya da onun ağzından Platon, mutlak anlamda böylesi bir ideal devletin kurulamayacağını ama buna yakın bir devletin bir ve tek bir koşul altında mümkün olduğunu ifade edecektir. Platon için bu hususta hiçbir tereddüt yoktur. Devletin ideal bir biçimi tartışılmış ve söz konusu devletin nasıl tesis edileceği konuşulmuştur —biz burada bu konuyla ilgilenmiyoruz— ama bunun nasıl mümkün olabileceği henüz açığa çıkartılamamıştır. İşte filozof, tam da burada sahneye çıkar.
Platon’un ideal devlet anlayışının diğer unsurları bir yana, böylesi bir devleti daha açıkçası “adil bir devleti” mümkün kılacak yegâne unsur filozoftur ve ancak filozofun “kral” olması durumunda adil bir devletten bahsedebiliriz. Bir başka ifade ile filozof, adil bir devlet nizamını mümkün kılan kimsedir. Adil bir devlet, ancak ve ancak filozofun varlığı ve yöneticiliği koşuluyla mümkündür ve bu husus bir defa ihmal edildi mi sistemlerin boşluklarından sızıp gelen adaletsizlikler kol gezmeye başlar demektir. Platon, bir sistem ne denli kusursuz tasarlanırsa tasarlansın, baştaki kişi filozof olmadığı takdirde, o sistemin adaletten uzak bir sistem olarak kalmak durumunda olduğunu düşünmektedir. Çünkü filozof-olmayanlar, hakikati olduğu gibi göremedikleri için şeylerin çok çeşitliliğinde oyalanıp dururlar ve esasında onların elinde, işlerini kendisine göre yapabilecekleri bir “mihenk” bulunmamaktadır. Bu bakımdan filozof, adil bir yönetimin birleştirici harcıdır. Çünkü böylesi bir mihenk, tam da filozofun elinin altında bulunmaktadır.
Halk, ne istediğini bilmeyen, öyle ki zaman zaman —hatta sıklıkla— kendisi için zararlı olan şeyleri dahi istemekten geri durmayan şımarık bir çocuk gibidir. Genel çerçevede, filozof olmayan ama politikacı olanlar ise iktidar ve çıkardan başka bir şey gözetmeyen, iktidarda kalabilmek için sürekli olarak halka “yaranmaya” çalışan bir zümreden müteşekkildir. Platon, günümüz koşullarında anlamamızın çok zor olduğu bir takım hususlardan bahseder ki bu hususlar esasen Platon’un ontolojisi ile doğrudan alakalıdır. Platon, tözcü bir ontolojiye sahiptir ve her insanın belirli bir mizaçla dünyaya geldiğini düşünür. Bu düşünce çağdaş felsefede çokça eleştirilir gerçi; bilhassa Fransız filozoflar Platoncu düşüncenin temel noktalarına çok çetin saldırılarda bulunurlar. Bu, ayrıntılı bir konu; daha fazla derinleştirmeye —bu yazı özelinde gerek yok. Öte yandan varlık tasavvurumuzun, politik tasavvurumuzu doğrudan belirleyen bir mesele olduğunu bu vesileyle belirtmiş olalım — gerçi Fransızlarda ve Fransız “kafalılarda” bu iş biraz tersinedir ama o bahis ayrı.
*
Filozof Platon’a göre, sofistin kuzenidir; ama bir başka anlamda. Sofiste giden yolda ilginç bir biçimde filozofa rastlarız. Platon, sofiste ilişkin bir arayıştayken sofistin ἀμφισβητήσιμος mahiyetteki bir tanımlamasında (sofistin ilk beş tanımından sonra gelen bir tanımdır bu) gerçekte sofiste uygun olmadığı düşünülen bir tanımla karşılaşır, öte yandan filozofa uygun gelen bir tanımlamadır bu daha ziyade. Platon’un bu noktaya nasıl geldiği, filozof ile sofisti akraba olarak nasıl gördüğü meselesi başka bir mesele. Bu hususa Metafiziğin Elenmesi ve Sofizm başlıklı kitabımızda daha ayrıntılı olarak temas ettik. Bu bakımdan işin bu tarafını bir kenara bırakalım ve filozofun kim olduğuna bakalım. Filozof bir καθαρτικῆς δὲ τὸ περὶ ψυχὴν μέρος ἀφωρίσθω’dur; yani nefsi kendi sınırlarına çeken bir arındırıcı (Sofist, 231d, 2331e). Bu, filozofun hem bizzat kendisine yönelik hem de kendi dışındakilere yönelik çift yönlü bir ἔργονudur. Sofistes’te filozofu bu şekilde, işin açığı çok da detaylı olmayan bir “genel çerçevede” bulsak da Politeia’da onu daha geniş bir çerçevede bulma imkânına sahibiz.
Politeia’nın Altıncı Kitabı’nda Adeimantos Sokrates’e karşı, günümüzde de sıklıkla karşılaşılan bir düşünceyi ileri sürer. Daha doğrusu insanların birçoğunun düşüncesine bu vesileyle tercüman olur: Filozof, aslında hiç işe yaramayan bir kimsedir! Felsefenin anayurdu olan Eski Yunanda dahi birçok kimse, tıpkı bugün olduğu gibi filozofların hiçbir işe yaramayan kimseler olduklarını düşünmektedir. Bir de üstüne böylesi “faydasız” insanları yönetici olarak tayin etmek bir garabet olarak karşılanmaz da ne yapılır!
Adeimantos, felsefe ile uzun süre iştigal eden kimselerin bütünüyle kötü değilseler bile tuhaf tipler olduklarını, içlerinden en iyileri olduğu düşünülenlerin dahi felsefe ile uğraşmaktan ötürü “polis” için faydasız kimseler olduklarını düşünmektedir. [μακρότερον ἐνδιατρίψωσιν, τοὺς μὲν πλείστους καὶ πάνυ ἀλλοκότους γιγνομένους, ἵνα μὴ παμπονήρους εἴπωμεν, τοὺς δ᾽ ἐπιεικεστάτους δοκοῦντας ὅμως τοῦτό γε ὑπὸ τοῦ ἐπιτηδεύματος οὗ σὺ ἐπαινεῖς πάσχοντας, ἀχρήστους ταῖς πόλεσι γιγνομένους. (Politeia, 487d)] Filozoflar nasıl olup da “ἄχρηστος” olup çıkmışlardır? İlginç bir biçimde bu söylenenleri Sokrates yadsımaz. Hatta bu söylenenlerin doğru olduğunu ileri sürer. Ancak yine de bu iddiaya ihtiyatla yaklaşmak gerekecektir, çünkü sorun belki de filozofun kendisinde değil, filozofla ne yapacağını bilemeyenlerdedir. Sokrates bunu bir gemi metaforu ile anlatır.
Malum a, Platon, metaforlarla konuşmayı sever. Özellikle Politeia bunun pek çok örneklerini gördüğümüz bir metindir ve Sokrates’in ağzından bu defa gemi metaforunu dinleriz; ta ki filozofun hangi bakım ya da bakımlardan ἄχρηστος olarak telakki edildiklerini anlayabilelim.
Bir gemi düşünün. Bu geminin görme ve işitme yetilerinde kısmi bir sorun olan bir kaptanı olsun. Bu kaptan, dümeni idare etmekte geminin diğer mürettebatına “kısmi” olarak muhtaçtır. Ancak mürettebatın hiçbir kaptanlık ve denizcilik bilgisi bulunmamaktadır. Her biri kendi kafasına göre bir şeyler söylemektedir. Kaptana sürekli dümeni kendilerine bırakması gerektiğini söyler dururlar; üstelik kaptanı alaşağı etmek için ona, onu sersemletecek şeyler (alkol, muhtelif otlar vs.) verip dururlar. Nihayetinde kaptanı indiren en uyanık kişiyi başa getirirler ve sürekli onu yüceltip dururlar. Dümenin başına geçecek hakiki bir denizcinin ya da kaptanın; gökyüzünü, yıldızları, rüzgârı vs. hesaba katması gerektiğini hiç akıllarına getirmezler. Aslında bunlar gemiyi zorla ele geçirmeyi kaptanlık zanneden kimselerdir. Elbette bunların, gerçek bir kaptana bakışları, onun hiçbir faydası olmayan bir kimse olduğu yönündedir. [Metafor, 488a-488e arasında zikredilir.]
Platon’a göre metafordaki geminin kaptanı, apaçık filozoftur. Ancak filozofu alaşağı eden “mürettebat” felsefeden ve filozofun sanatından hiçbir şey anlamayan, buna rağmen filozofu küçümseyen kimselerden müteşekkildir. Bu adamlar, gemiciliğe ve kaptanlığa ilişkin hiçbir bilgileri olmadıkları, sadece geminin işleri ile ilgili malumatlara sahip olmakla sınırlı oldukları halde, sırf kaptanı alaşağı edebildiler diye, gemiyi yönetme hakkını kendilerinde görürler. Bu cüretkârlıkları gerçekte cehaletlerinden ileri gelir; Sokrates’in bütün kötülüklerin temelinde gördüğü cehaletten. Filozofu devirerek ya da kaptanı dümenden indirerek başa geçen gerçek iş bilmezlerin ise birer kahraman gibi karşılanması aynı cehaletten mustarip “mürettebata” mahsus bir iştir. Bu yüzden, filozofların ἄχρηστος olarak değerlendirilmesi, bahse konu “mürettebatın” ya da politik alan bağlamında gemideki mürettebatın mukabili olan halkın, kendi içinde bulundukları durumları bakımından haklı olduğunu söylemek durumundayız; şu kayıt ile ki kendi ontolojik esası gereği apaçık olan ἀλήθειαdan yana hiçbir nasibi olmayanların gözlerinden dünyaya bakmış olmakla malul olmaklık altında. Bir kimsenin kendi bakış açısı itibariyle “haklı” olması yetmez; hakikat nokta-i nazarından da haklı olması gerekir; aradığımız mutlak bir hakikat ise.
Platon, Politeia’da filozof hakkında akla gelebilecek daha başka bir takım soruları da cevaplandırır. Burada bu cevapların ayrıntılarına girmiyoruz. Bu soruların peşinen üstesinden gelebilmek için şu kadarını söyleyelim; filozof, belli başlı bir takım erdemlere sahiptir. Bu erdemler ise hem onun doğuştan getirdiği güçlü kişiliğinden hem de eğitiminden kaynaklanır. Üstün bir doğada dünyaya gelen ve yine iyi bir eğitim alan filozof, Türkçemizde çokça kullandığımız bir tabirle söyleyecek olursak; “bulunmaz Hint kumaşıdır”. Platon, kendi döneminde ortalama bir polisin nüfusunu da göz önüne alarak, haklılıkla her poliste sınırlı sayıda filozof olduğu kanaatindedir. Yani filozof, kitlesel bir ölçek teşkil etmez. Yine de Platon bir “filozoflar sınıfından” bahseder; “koruyucular” içindeki özel bir tabaka olarak. Bu az sayıda filozof, vücuttaki baş gibidir —Platon için daha uygun bir benzetme bulacak olursak— bedeni çekip çeviren ruh gibidir.
Niçin filozof başa gelmelidir?
Bu soru, doğrudan doğruya filozofun tecrübesi ile alakalıdır. Filozof, hem doğuştan getirdiği “filozof doğası” hem de iyi bir eğitim almış olması dolayısıyla —Platon’da “eğitim” kavramının günümüzün formel eğitim ve öğretim faaliyeti ile uzaktan yakından alakalı olmadığı uyarısını yapmak zorundayız, bu eğitim konusunu belki bir başka yazıda ele almak mümkün olabilir— hakikati, kendi içinde idrak edebilmek gibi bir farkı haizdir. Filozoftan başka hiç kimse hakikatle doğrudan irtibat kuracak durumda değildir —σοφόςun kendisi ise başka bir mesele.
*
Platon’un koca bir devlet dizgesinde en önemli unsur olarak filozofu tasarladığını düşünmek bir abartı olarak görülebilir. Öte yandan Platon’da mesele bu “abartı” ile dahi sınırlı değildir. Filozof, Platon’un nazarında dizgenin en önemli unsuru olmakla kalmaz, adaletle birlikte dizgenin ereğini de teşkil eder. Filozof, tüm bu devlet dizgesinin nihai gayesidir ve devlet hakkında bu denli ayrıntılı bir çözümlemede bulunmak, devletin nasıl tesis edileceğine ilişkin bu kadar çok didinip durmak, filozofu başa geçirmek içindir. Bu, çağdaş insanın son derece totaliter bulacağı bir yaklaşımdır. Kısacası Platon, filozofun başa geçebilmesi daha mümkün olan bir sistem tasarlamak ister. Platon’a göre tüm yönetim biçimleri içlerinde belirli bir çürüklük taşırlar ve Platon, kendi tesis ettiği sistemin en iyi sistem olmasına rağmen, ancak bir filozofun başta olmasıyla gerçek idealliğine erişeceği düşüncesinde olmalıdır.
Platon’un siyaset felsefesi —sadece filozofun yönetici olması bakımından değil başka bir takım sebeplerden ötürü de— daima totaliter rejimlerle ilişkilendirilmiş ve baskıcı toplumların ve büyük diktatörlerin Platonik bir temelden hareket ettikleri düşünülmüştür. Öte yandan bize göre Platon’un düşünceleri itibariyle, “filozof” bir kere ıskalandı mı tüm bu yanlış okumalar mümkündür. Ne Arendt’in ne Deleuze’ün ne Popper’ın ne de bu kabilden Platon’u eleştiren diğer felsefecilerin Platon’u anladıkları söylenebilir. Bu felsefecilerdeki sorun, Platon’u yanlış anlamaktan kaynaklanmaz üstelik; hiç anlamamaktan kaynaklanır ve filozofun kimliği anlaşılmadığı takdirde bu hiç anlamama ilelebet sürer gider. Platon’un “ideal devletindeki” en asli unsurun filozof ve onun devletteki yeri olduğunu anlamadığınız takdirde, şahsi düşünceme göre, Platon’u hiç anlamamışsınız demektir. Böylesi bir durumda, sözgelimi Fransız Devriminin ikinci dönemini temsil eden Robespierre ve Jakobenlerin halk meclislerini kıyımdan geçirmesi olayında ya da Lenin’in Bolşevik Devrimi’nden sonra, devrimi kendisi ile gerçekleştiren “grupları” Komünist Parti’nin birliği içerisinde tasfiye etmesinde, Stalin’in devasa Kolhoz’larda halkı işkenceye varacak denli çalıştırmasında, Kızıl Kmerlerin “ölüm tarlalarında” sözde “Platoncu totaliterliği” görmek işten bile değildir. Hitler’in Nazizm’i ya da Mussolini’nin Faşizm’i hakeza. Robespierre’i, Hitler’i, Mussolini’yi ya da Lenin’i, “Platon’un filozofu” sanmak gibi, ahmaklara mahsus bir hamakatin bu yorumun bilinçdışını temsil ettiğini söylemek de boynumuzun borcu. Bu yazıda bir bakıma bu borcu ödüyoruz. Kendilerini adeta “filozof” olarak takdim eden “totaliterlerin”, bütün gövdelerinden taşan riyaset sevdaları filozof olmadıklarının en açık ve basit kanıtı olarak değerlendirilmelidir.
*
Yazının başında ifade ettiğimiz hususlara dönelim. Hatırlanacağı üzere Sümer geleneğinde kralın, krallık vasfı yanı sıra kutsallık vasfını da haiz olduğundan bahsetmiştik. Bu gelenekte halk, kralın, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olduğuna inanır. Bizim bu konudaki genel düşüncemiz şu yöndedir: Bu gibi inançlar, gerçekte “sağlam temellere” yaslanan bir takım düşüncelerin tahrif edilmesinden ibarettir. Sözgelimi bir “insan ancak ve ancak ilahi faziletleri kendisinde toplamışsa kral olmalıdır” düşüncesi, kolaylıkla “bir insan kralsa, ilahi faziletleri kendisinde toplamış demektir” mitosuna dönüşür. İşin aslında ise “mitos” olarak kralın kendisinde ilahi faziletleri toplamış olduğuna “inanılması” yetmez, bunun gerçek olması da gerekir ve bir kişide böylesi bir niteliğin bulunduğunu görmenin birkaç basit yolu vardır gerçekte. Bunlardan en önemlisi ve basiti ise, ilahi faziletleri kendisinde topladığı düşünülen “filozofun” yönetme isteğinin “bulunmamasıdır.” Yani bir filozof, filozof olduğu veçhile sözgelimi seçilmek üzere “aday” olmaz. Bu, esasen bizim çağımızda “medeni cesaret” denilen şeyin tam aksini ifade etmektedir. Filozof, bizim bildiğimiz anlamıyla “medeni cesarete” sahip değildir ama bu onun korkak olduğu anlamına gelmez. Tam aksine yalnızca bir filozof, yetilerinin tam hakkını verebilir ve bu bakımdan öfke gücünü mutedil bir biçimde kullanabilir. Öte yandan bir kişi, böylesi nitelikler taşımıyorsa, Platon’a göre —kadim görüşe göre de öyle olduğu kanaatindeyiz— o kişi yönetici olmamalıdır. Peki, bunu kim tayin edecek? Yani bir kişinin filozof olup olmadığını nereden bileceğiz? Bunu anlamanın asgari koşulu az önce bahsettiğimiz husustur: Filozofta yönetme isteği bulunmaz. Platon bunu mağara metaforunda[2] açık bir biçimde ifade eder. Ayrıca Politeia’nın muhtelif yerlerinde bu hususa işaret eder. Platon, Sokrates’in ağzından iyi insanların yani aslında filozofların para ya da itibar için yönetme işine soyunmayacağını onu ancak ceza ve yıldırma yoluyla yönetime getirebileceğimizi söyler (Politeia, 357b,c,d,e). Bir filozofta en azından bunu görürüz.
Elbette bu, filozofun filozofluğunun asgari koşuludur ama yeter koşulu değil. Filozofun niteliklerini burada uzun uzadıya tartışmayacağız. Zira meseleyi bağlamak istediğimiz nokta başka. Bu düşünsel çerçeve doğru ise çağdaş dünya açısından karşımıza çok önemli bir sorun çıkıyor: Demokrasilerde filozoflar başa, “ilkesel” olarak geçemezler. Dahası demokrasi, iktidara bir filozofu değil ancak ve ancak bir sofisti taşıyabilir. Onda, bir filozofu “dümenin başına” geçirecek “kapasite” mevcut değildir.
Elbette giderek çoğullaşmaya vurgunun yapıldığı bir dönemde, “tek adamların” istibdatlarından yılan insanların, Platon’un bu düşüncelerini kabul etmeleri beklenemez. Fakat Platon’un turnusolü dikkatlerden kaçırılmamalıdır ve onun siyasi dizgesi, bize göre, bu gibi eleştirilere karşı daha başından bağışıktır. Bu satırların yazarı, tüm muhtemel, “geri kafalı” yorumlarının rağmına Platon’un siyaset felsefesinin son derece “esaslı” olduğunu düşünmektedir ve ne yazık ki Platon’un bu konudaki görüşleri Aristoteles’ten başlayarak gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir “hayal” olarak karşılanır; dahası sözüm ona Platon’un siyaset felsefesi totaliterdir.
Bu bakımdan demokrasi, kişiler üzerine değil sistemler üzerine inşa edilmek durumundadır. Yani, demokrasinin “insan kalitesi” gibi bir derdi bulunamaz ve sistemin kendisi bizzat erektir. [Bu noktada Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” tanımlamasını başka bir bağlamda değerlendirilmesi gereken bir mesele olarak karşıladığımızı söyleyelim.] Oysa Platon için erek, sistem değil bizzat insandır. Platon’un sistem tasarı, “filozof” temellidir ve “insan doğası” Platon için hayati önem taşımaktadır. Elbette burada “insan doğası” meselesi, Hobbes ya da başkalarının düşündükleri gibi tek bir doğa anlayışı çerçevesinde halledilebilecek bir mesele değildir. Platon, bu konuda haleflerinden çok daha kapsamlı bir düşünceye sahiptir. Onu, çağdaş önyargılarımız ya da değer yargılarımızdan ayrı olarak değerlendirmeye çalışırsak, hiç değilse siyaset felsefesi bağlamında bize, geniş yollar açacaktır.
*
Biz, Spinoza’nın aksine, devletin başına filozofun geçmesi gerektiği görüşünde, Platon ile birleşiyoruz. Esasen bu konuda daha söylenecek çok şey var ama uzatmaya gerek yok. Şimdilik bu kadarıyla iktifa edelim. Sözü uzatmak, bazen başa bela almak demektir ama Bizim Yunus’a ne demeli:
“Aşkım galip geldi yüreğim harlar
Âşık olan âr-ı nâmusu neyler
Behey Yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyim mi söylemeyince.”
[1] İhtiyaten burada “birinci tekil şahıs” zamiri kullanıyorum. Bir yazıda genellikle “biz” dilini kullanmak daha “kibardır”, öte yandan bu yazının bir dergide yayımlanacak olmasından, “biz” dilinin —bilhassa zayıf anlayışlı ya da kötü niyetli kimseler tarafından— muhtelif yanlış anlaşılmalara ya da yorumlara sebebiyet verebileceği endişesi içerisinde, yazının tüm sorumluluğunun bizzat yazara yani bana ait olduğunu bildirme ihtiyacı hissediyorum. Yazının devamında kullanılan “biz” dilinin salt şahsımı bağladığını da ayrıca belirtmem gerekiyor. Buradaki görüşlerin, dergideki herhangi bir şahsa değil bizzat bana ait olduğunu, bu bakımdan yazının muhtevasından oluşabilecek mümkün tüm hukuki sorumlulukların üçüncü şahıslara değil şahsıma ait kabul edilmesi gerektiğini beyan etmiş oluyorum.
[2] Mağara metaforuna ilişkin ayrıntılı bir çözümlemeyi Metafiziğin Elenmesi ve Sofizm başlıklı kitabımızda yaptık.