Sessiz Çığlıklar
murat topalNe arıyoruz? Belamızı mı? Yoksa uğruna bir şeyler aramak zahmetine katlandığımız hayatımızı mı? Ya da bütün neticelerin neticesinde o melun duygunun gelmesini engellemek için durmamayı, onun çalkantılı ruh dünyamızda açtığı gedikleri kapatmayı düşünerek aradığımızı mı sanıyoruz? Belki küçük bir tutamak… Geçmişin içimizde, ruhumuzda, kafamızda açtığı yaraları, bugünü, yarını ve gelecek olan ve ne yapacağımıza dair bir plan yapmadığımız aslında yapamadığımız geleceğimizi de içine katarak bizi o meçhul denilen karanlığa atmasına engel olmak istiyoruz belki. Savaşıyoruz yani… İçimizi kemiren, oyuk oyuk dert çukurları açan o duyguyla savaşıyoruz. Kısacası o lanet boşlukla… Dibini göremediğin, elini kolunu bağlayıp bağırmana izin veren bir hüzne seni demir attıran, niye üzüldüğünü, hüzünlendiğini bile anlamana izin vermeyen, seni senden kıyım kıyım koparan boştan da öte bir boşluk. İşte bu yüzden arıyoruz ve soruyoruz kendimize her daim: Ne arıyoruz? Bir ümidimiz mi var ki? Ümit edebilmeyi umut ediyoruz ve elimizde umut denilen bastonla bütün ve başlı başına yarım kalmış hayatımızı sürdürüyoruz işte.
Çocukluğumuzdan öyle bir çıktık ki. Bile isteye kaybetmeyi göze almış adamlarız biz. Çok mu şey istedik bilmiyorum. Bir çift bakıştan sevgi dolu olmasını umarak. Çok şeymiş demek ki… Lisenin o hani hep sınıfın en yaramaz adamlarının oturduğu düşünülen arka sıralarında, sınıfın o karmaşasını seyrederdim ben. Nasıl derdim kendi kendime, nasıl olabiliyor? Benim sıkıntım ne ki o karmaşanın içindeki insanlara katılamıyorum? Çocukluktan böyle kopardı hayat işte beni. O zaman başladım aramaya ben, daha aramaya başladığımı bile bilmeden. Elimizden tutan hiç olmadığı için tek başımıza bu yola girdiğimizi en baştan kabullenmenin tedirginliği ve rahatlığı da yoktu üzerimde. Bilmiyordum ki… Şaşkındım sadece ve anlam vermeye çalışıyordum. O zamandan sonra artık ne yapsam beni, içimi bırakmayan ve her daim neşemi alıp götüren ve tabi olarak adını koyamadığım o duyguyla karşılaştım. Belki de bu yüzden kendimden bir parça bir şeyler bulduğum kıza âşık olduğumda yine en baştan kaybetmiş olduğumu da bilmiyordum. Gitmedi, geçmedi o azap. Önce, kendimi arıyorum ben galiba dedim. Kim olduğumu… Sonra, ama en sonra arıyorum dedim sadece. Ancak asıl darbeyi üniversitede yiyeceğimi bilmiyor ve üniversitenin benim için bir kurtuluş olacağını umuyordum. Ne yapayım ettim işte, umut ettim. Kendimi karanlığın kucağına atmaktansa, ne ifade ettiğini bilmesem de umut ettim. Bugün aradan çok fazla zaman geçmese de bütün çırpınışlarımın beni ne olmazlara ittiğini anlatabilmeyi ne çok isterdim. Olmadı ama… Aradan geçen o zamanda bu çırpınışlar beni ne olmazlara itti ne mümkünlere. Çaresizlik… Zar zor yutkunarak ve imdat dileyen bakışlarla etrafımdan yardım istedim. Beni asıl yıkan bu oldu işte. Etrafımızdaki insanların da elinin kolunun bağlı olduğunu, bana hiç kimsenin yardım edemeyeceğini anlamak.
Başka türlü arayalım dedim kendime. Kitapların dünyasına girerek birazcık aradığımı orada bulabilirim umuduma girdim. Diş biledim beni bu karanlığa iten herkese. Kuyucaklı Yusuf karısını elleriyle mezara gömdükten sonra köyüne doğru dönüp yumruğunu sallarken yanı başında ben de aynı şeyi yapıyordum. Cemil Meriç’in çırpınışlarında onun yanı başındaydım. Nurettin Topçu “Gidiniz insanlar, beni yalnız bırakıp gidiniz” derken o satırları beraber yazdık. Fatih on iki yaşında geçirildiği tahttan indirildiğinde Edirne’den Manisa’ya dönerken taşıdığı öfkeyi onunla beraber taşıdım. Turgut Özben’in arabasını evin sokağının köşesinden döndükten sonra bir yere park ederek kaybolacağı gün arabaya beraber bindik. Galip bilmedi ama Rüya’yı ben de çok aradım. Halit Ayarcı’ya en baştan öyle bir hayal kırıklığı yaşayacağını anlatmaya çalıştım ben. Ama yetmedi işte. Yetmiyormuş…
Geçmedi ızdırabım, susturamadım içimdekini, kandıramadım kendimi… Biz… Kimiz biz? Hayatımızın başlangıcından itibaren neyi tam yapabilmişiz? Çalışkan mıyız, tembel miyiz, başarılı mıyız, başarısız mıyız, zeki miyiz yoksa aptal mıyız? Hiçbirisi değiliz… Biz hiç kimseyiz ve hiç kimse olamayanlarız. Yarımız, aksağız, eksiğiz biz. Korkak demek istiyorum ama o bile değiliz. Küçümsüyor muyum bizi? Asla. En azından “ONLAR” gibi değiliz “BİZ”. Ne bileyim, hangimiz âşık olduğu insanın karşısına geçip aşkını ilan ettiğinde olumlu yanıt alabildi? Hangimiz gördüğü bir haksızlık karşısında sesini çıkarmaya çalıştığında karşısındaki tarafından haksızmışçasına bastırılmadı? Hangimizin sevdiği insanlar bütün bunlardan haberdar oldu? Takındığımız gülümseme maskesi ve güçlü görünme çabaları sırf bari acımız daha da artmasın düşüncesinden ileri gelmedi mi? Kaçmaya çalıştık insanlardan. Kime? Kendimize. Hiç olmadığımız ve olamayacağımız kendimize… İşte burada çakıldığımızda da sormadan edemeyen biz: Ne arıyoruz? Belamızı mı? Belki de çoktan bulmuş olduğumuzu mu? Küçüklüğümüzde hapsolduğumuz o karanlıkların içinden aslan payını almış bir insan karanlık çıkmıştır. Harcanmış bir gençlik pişmanlığı, harcayamayacak olmanın verdiği yılgınlık ve yaptığın ve yapamadığın her şeyi kendine yapabilmenin mükemmel derecede bir kabiliyet olarak bahşedilmesi. Bırakalım bütün şarkılar aynı şeyi söylesin. Yalnızlık bize hep en yakın ve en uzak dostluklarını esirgemeyecek nasılsa. Evet bütün neticeler hüsran… Zoraki gülümsemelerde ince bir, bir keder… Zoraki gülümsemeler… Ve bir de öfkemiz… Bir de öfkemiz… Bir de öfkemiz…