Anlam, Ses ve İntihar
muhammed ikbal çifçiTüm soruların en önemlisi nedir? Bu soruyla başlayalım ilkin. Soruları önem sıralarına göre sıralamak güç. Aynı oranda güç olan şu ki; hangi sorunun bir diğerinden daha önemli olacağına kim karar verebilir? Bu konuda kendisine danışacağımız bir resmi kurum da ne yazık ki bulunmamaktadır; devlet yetkilileri sonuna kadar sessiz.
Kurumların ve kuruluşların konuşmaya ya da bir konu hakkında fikir ya da buyruk iletmeye memur oldukları konular vardır, yetkeleri dahilinde olmayan konular vardır. Bazı sorular amirlerin memurlara olan emirlerini aşar!
Tüm soruların en önemlisi nedir sorusu da kurumların ya da devlet yetkililerinin yetkeleri dışında bir mesele. En başta, bize bu konu hakkında bir bilgi verilseydi, duyarlı vatandaşlar olarak hiç kuşkusuz dikkate alırdık bu bilgiyi. Ama şimdi çaresiziz. Soruyu kendimizden başka hiçbir mercie danışamıyoruz.
İş başa düşmüşse, ne yapalım! Yine de yolda giderken uğrayacak bir iki noktaya sahip olmamız büyük şans. Camus’ye uğrayabiliriz mesela, absürdün filozofuna.
Camus’nün çoktan felsefi aforizmalar sandığındaki yerini alan o sözüne bakalım:
“Il n’y a qu’un problème philosophique vraiment sérieux : c’est le suicide.“
“Tek bir felsefi sorun vardır hakikaten mühim olan: İntihar.”
Le Mythe de Sisype'in ilk tümcesidir bu. Camus, bütün diğer soruların paranteze alınması gerektiğini söyler. Haklıdır da bir bakıma. Çünkü söz konusu soru, metinde de belirtildiği üzere, yaşamın yaşanmaya değip değmediğine ilişkin bir sorudur. İşte, bir insanın yaşamının en önemli sorusu, öyleyse onun en yaşamsal sorusu olmalıdır. Bir şeyin ya da kişinin varoluşundan uzanan soruların en önemlileri elbette bizzat kendisi o şeyin ya da kişinin varoluşuna değgin sorulardır. Bu bakımdan Camus’nün yalnızca tek bir soruyu felsefe sorusu olarak görmesi, sorunun, soruyu soranın varoluşuna ilişkin oluşuyla özseldir.
Camus’nün sorusunda bir başka sorunun biçim değiştirmiş bir formülasyonunu görürüz. Sorunun formüle ediliş biçimi intihara değgin olmakla birlikte, intihar sorusu özsel olarak “yaşamın anlamı” sorusuyla aynı gönderime sahiptir. Öyle ya, yaşamın bir anlamı olmalı ya da olmamalı ki o anlamın varoluşu ya da olmayışı, yaşamın, intiharla sonlandırılmasını gerektirsin ya da gerektirmesin. Yaşamın yaşanmaya değip değmediği sorunu yani intihar sorunu, anlam sorunuyla aynı gönderime sahip olduğu ölçüde, her iki formülasyon biçiminde de varoluşumuza özsel olan soru esas bakımdan tek bir gönderime sahip sorudur: Nedir benim varoluşumun esası?
Benim varoluşumun esasını sorgulamam, varoluşumun ham maddesini sorgulamam olduğu gibi, yani eğer bir bileşik “yapı” isem nelerden terkip olduğumu ya da yalın bir varlık isem yalınlığımın temel unsurunu sorgulamam olduğu gibi, aynı ölçüde niçin ve nasıl olduğum yerde olduğum kişi olmamı da sorgulamamdır.
Olduğum kişi olmam, başıma gelen en büyük beladır! Halihazırda olduğum kişi olmayıp bir başka kişi olsam, yine olduğum kişi olurdum. Olmak, daima totolojiktir. Ne yapsam, olduğum kişi olmamın uzağına düşemiyorum ve her ne ya da kim olsam, olduğum kişiyim. Varlık bir totoloji ise o halde şu: “τὸ γὰρ αὐτὸ νοεῖν ἐστίν τε καὶ εἶναι” λόγῳ ἐστίν αὐτὸ ἀλήθεια.
Tüm totolojilere rağmen olduğum kişi olmamı sorgulamam yine de son bulmayacaktır. Fakat, soru sormak çaresiz olduğunu da itiraf etmektir. “Küçücük bir sineğe karşı çok çaresiz hissediyorduk” demek, çaresizliği “Sinek“te tatmaktır. Neyse ki tüm umutların yitip gittiği anda “bardaktan boşanırcasına” yağar da bir yağmur, çaresizlik duygusu yerini şükran duygusuna bırakır. Eski çaresizlikler artık bir “sinek vızıltısıdır.”
Şükran duygusu yine de tüm soruları cevaplamaz ve soruları ortadan kaldırmaz. Dahası o bir soru cevaplama biçimi değildir aslında. İnsan, kafasıyla anlam vermeye çabalar. Göğe, yere, dağa, taşa, kendine ve Tanrıya. Şaşırır bu yüzden.
"Şaşkındım sadece ve anlam vermeye çalışıyordum."
Sonra sorar:
"Biz…Kimiz biz?"
Yanıtı kerameti gibi kendinden menkul:
"Biz hiç kimseyiz ve hiç kimse olamayanlarız."
İnsanın "Sessiz Çığlıklar"ıdır bu; hiç kimse ve hiç kimse olmayanların!
Sessiz Çığlıklar’ın aksine, bir nara gibi kopan çığlıklar kör bir kuyudan “çığlıklarınızla kesiyorsunuz sesimi” nidasına neden olur. "Kuyudan Haykırışlar", sesi, Sessiz Çığlıklar ile kesilmemiş bir sesin titreyen sesidir bu yüzden.
İnsan kuyuya niçin düşer a canım? Yusuf’un kuyuda ne işi var sözgelimi? Sahi kardeşleri atmıştı onu o kuyuya değil mi?!
İnsan metruktur, derim hep.
Unutulmuştur ve tam da bu yüzden unutmuştur:
“Buraya ne zaman atıldım, ne vakittir buradayım bilmiyorum.”
“Bir Vaveyla” böyle kopar işte. İnsan “atıldığını” ya da “fırlatıldığını” düşündüğünde. Böylelikle söze “size bu yazıyı bir kafesten yazıyorum” diyerek başlar; kendini bir kafesin içinde sıkışıp kalmış hissederek… Neyse ki en azından mağarada değildir.
“Kafes” iki anlamlıdır: İlki “düşmüşlük” ya da Heidegger’in deyimiyle Geworfenheit yani “fırlatılmışlık” anlamında bir kafes. Yani ten kafesi; uzam ve zamana tutsak olmak anlamında, uzam ve zamanın aksiyolojisinde kendi değerinin diferansiyelini üreten bir mahkumiyetin ahkamı olarak kafes. İkincisi, düşülen yerden kalkılmak için, başka her şeyden yalıtılmış olmak anlamında bir kafes. Phaidros’ta tanrısal güzelliği müşahede eden psükhenin uçmak arzusuyla kanatlarının kaşındığı kafes.
Mağarada olmamak bir bahtiyarlıktır ilkin. Hatırla, mağaranın giriş yolu tek bir giriştir ve aynı yol içten ve dıştan nâzır olunmak bakımından aynı ölçüde bir çıkıştır da. Eisodos, eksodos’tur. Bu defa mağarada olmanın ikinci kipi ise bir bahtiyarlıktır.
Mağaradakinin çıkışı, zorla sürüklenerek bir çıkış haline gelir; oysa kafestekinin “uçuşu” yalnızca kafesin kapısının açılmasına bakar. Bu bakımdan, kafesteki “uyanıktır”, mağaradaki ise “bütünüyle uykuda”. Kafesteki etrafını görür, ama ona temas edemez. Mağaradaki ancak “gölgeleri” görür. Bu yüzden kafesteki halinden müştekidir oysa mağaradaki halinden memnundur; bıraksan sonsuza dek gölgeleri seyreder keyifle.
Peki ya kuyudaki? Kuyudakinin sırrını ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Bizzat kuyudaki de bilmez bu sırrı; ta ki Malik, Yusuf’u kuyudan çıkartıp köle pazarında satasıya kadar. Hatta ondan bile sonra. Mısır’a Aziz olup, kendisini kuyuya atanlar önünde boyun bükesiye kadar. (Aramızda kalsın, Yusuf bütün ömrünce açamadı bu tılsımın düğümünü. Tüm tılsımlar gibi bu tılsım da çözülmek için Pharakletos‘u bekledi.)
***
Kafestekine, kuyudakine ya da bir uçurumun kenarındakine sorsak: Nedir yaşamın anlamı ve nedir intihar denilen şey? Bağırmasından, duyulmak istediğini anlarız ve yaşamın anlamı “duyulmak” olarak tecessüm eder. İntihar ise duyulmamaktan duyulan infialin sonucudur. Ama bir başka düzeyde intihar, bir başka infiale dayanır.
İntihar etmeden önce son bir bağırmak iyidir belki. Ama sizi intihar etmekten alıkoyabilir de. Bağırırsanız ya da gürültü çıkartırsanız fırsatı kaçırabilirsiniz. Oysa intihar kaçırılmaması gereken ilahi bir emirdir. Kevser Suresi’nde buyrulur: li-Rabbike ve’nhar. “Rabbin için İntihar et!” (Nahr’ın intiharla etimonik birliği).
Bütün soruların en önemlisi nedir sorusunun cevabı olan soru da burada yatıyor olmalı. Madem devlet yetkilileri de sessiz bu konuda, biz konuşalım öyleyse. Bütün soruların en önemlisi nedir sorusunun bizzat kendisinin kökensellik bakımından değilse bile soruşturmamız bakımından en önemli soru olabilme ihtimalini bir kenara bırakarak, benim ya da senin, ya da kendisini şu ya da bu biçimde bir varolan olarak duyumsayan her bir varlık ferdinin salt “olmaklığına” özsel olarak temas eden her ne soru varsa işte o soru bütün soruların en önemlisi ve en değerlisi olmak zorundadır. Yani bir intiharı mümkün kılan soru ne ise o soru!
En az iki “m” harfi ile yazılan kocaman bir amma…
Ya tüm bu varoluşsal “problemata” özsel olarak “dile getirilemez” olana değgin ise… Şu takdirde, dilsel şema içerisinde nasıl bir soru formülasyonu tesis edilebilir olsun ki o soru, kendisi bir dilsel önerme olması bakımından, “dile getirilemezin” “dile getirilişi” olsun? Ya da şöyle mi demeli:
“Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen.“
“Hakkında konuşulamayan konusunda susmalı!“
Söyledikse, işitecek kulakları olanlar için söyledik. Ve son sözümüz: Yalan isen bağır, haykır, çığlık at ve vaveyla kopar; hakikat isen ya sus ya da fısılda: Ama işitecek kulakları olanlara…